18 Aralık 2015 Cuma

Açık Radyo Kayıtları 34: Hakan Bıçakcı III



17/12/2015 tarihinde Açık Radyo'da Hakan Bıçakcı ile yaptığımız
kaydın üçüncü bölümü:

https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat17.12.2015REC27.11.2015

  





12 Kasım 2015 Perşembe

Neslin Devamına Ağır Bir Darbe: Gözlerini Kaçırma



Neslin Devamına Ağır Bir Darbe: Gözlerini Kaçırma


“Gözlerini Kaçırma”, Irmak Zileli’nin ikinci romanı. Kadın yaşamının derinliklerine bir yolculuk niteliği taşıyan bu roman, bir kadının zihninden akıp gelenlerle kurulu olmasıyla ayrıca ilginç bir yapı da arz etmekte.
Roman kahramanı Didem’in “sen” yani ikinci tekil şahıs ağzından kaleme alınmış bu anlatıda kurguyu, onun zihninden geçenler oluşturur. Bu zihinden geçenler zaman zaman Didem’in içsesi zaman zaman rüyaları zaman zaman da bilinçakışıyla verilir. Didem’in erkek dünyası, kadın dünyası ve dahası dünya hakkındaki düşünceleri, onlarla birlikte yaşama değil ancak mücadele etme biçimi de onun zihninden kurguya giden bir yol halini alır. Aslında anlatının bu şekilde kurulmuş olması, yazara iki açıdan kolaylık sağlıyor: İlki “sen” hitabıyla bir mesafe yaratırken okuru zihninin içine sokması ikincisi ise zihnin sarmallarına davet ederek aynı zamanda bu mesafeyi daraltabilmesi. “Sen” hitabının kullanımına romanlarında sıklıkla rastladığımız Ayhan Geçgin’den farklı bir yol seçiyor Irmak Zileli. Geçgin’in romanlarındaki “sen” hitabı her zaman bir mesafeye gönderme yapıyor. O mesafenin azalması için yavaş yavaş kahramana yaklaşmak, onunla birlikte yürümek gerekir. Oysa Irmak Zileli bu hitabı daha romanının başında “başka” bir kadın yaşamı anlatısına davet niteliğiyle kullanıyor. Şöyle ki kitabının adı “Gözlerini Kaçırma”. Yani biz okurlara demek istiyor ki “gözlerini kaçırma”. Çünkü anlatacağı bu yaşam, ki kadının adı da “didem” (dide: göz demektir), genelgeçer kabullerle yaşanılan bir yaşam değil. Bu göz, bize başka bir kadının yaşamını belirli bir mesafeden, daha doğrusu alışılagelenin dışında bir gözden anlatacağını özellikle ifade etmek, hatta bunu vurgulamak için seçilmiş “sen” hitabıyla birleşiyor.
“Sen” hitabının zihnin sarmalarından bir yol açarak anlatıdaki mesafeyi kısaltması ise anlatıya başka unsurların eklenmesini beraberinde getiriyor. Şu örneği inceleyelim: “İlk sevgilinden epey umutluydun aslında. Gerçi, yolun başındayken herkes umutlu olur. Görmüş geçirmişler acemilere bıyık altından güler o yüzden. Bırak derler yanındakilere, hevesini alsın, dokunma. Emekli olmalarına az kalmış memurların çalıştığı devlet dairesinde bir yeni mezundur umut. Heves de onun goygoycusu.” ( s. 21) Anlatı önce sen ile başlayıp sonra bir genellemeye, yolun başında herkesin öyle olmasına; ardından ise bu genellemeyi yaşayan diğerlerine dönüyor. Sonrasında yeniden şahsileşerek genellemeyi bu kez betimleme aracılığıyla bir başka genellemeye dönüştürüyor. “Emekli olmalarına az kalmış memurlar” “yeni mezun umut” ile birleşirler.  “Sen” hitabının mesafesi bir uzak bir yakına dönüyor böylece. Irmak Zileli’nin anlatısında benzeri birçok örnek bulmak mümkün.
Anlatıdaki mesafenin sürekli değiştirilmesinin konuyla da yakından bağlantısı var. Üç nesil kadının hayatlarının anlatıldığı bu romanda, bu kadınların birbirleri arasındaki yakınlıklar da öyledir: Kâmile, Hicran ve Didem. Birbirlerine uzaklıkları fazla olmasına rağmen zaman zaman da şaşırtıcı bir şekilde hatta ummadıkları yakınlıklarla karşılaşabiliyorlar. Annelerinin hiç beklemedikleri anıları, benzer zamanlarda benzer tepkiler vermeleri bunlardan biri mesela. Evden kaçıp annesinin kendisini bulmayan kızın yaşadıkları… Ama durum ve beklenti aynı olmasına rağmen tecrübe farklılaşıyor. Kız tam annesiyle ortak bir tecrübede buluştuklarını sandığında buluşmayla değil yeni bir ayrışmayla karşı karşıya olduğunu fark ediyor. Benzer bir durum hep kitaplara sığınan annesinin kitaplarından birini okurken karşılaştığı fotoğrafında da var: “ İlk sorgulamayı kitaplarından birini gizlice eline aldığında yaşamıştın. Bir ayraç gibi düşüvermişti fotoğraf. Ayraç olarak kullanıyor olamazdı, bitmiş kitaplar arasındaydı. Kitabın adı ile düşen fotoğraf nasıl da uyumluydu. Fotoğraftaki kadın ışık doluydu. Siyah beyaz olmasına rağmen… Kapağına yeniden baktın kitabın: Kadının Işığı. Elindeki fotoğraf bu kitabın kapağı bile olabilirdi. Trabzan demirine tek ayağı yerden kesilecek şekilde oturmuş olan annendi. Annen olmasına rağmen, evet, buna rağmen ışık doluydu. O güne dek annenin yüzünde hiç görmediğin bir kahkaha vardı. Başını arkaya doğru atmıştı. Gülümsemek değil bahsettiğin, kahkahasını duyduğunu bile söyleyebilirsin. Kadının ışığı buradan geliyor olmalıydı. Anneni bir kadın olarak tanımlamak ilk kez o gün gelmişti aklına.” (s.50)
Bu alıntıda kahramanımızın annesiyle fotoğrafa dair düşünceleri ve fotoğrafta gördüklerinin zihnindekilerle birleşmesiyle mesafe bir ileri bir geri şeklinde artıyor ve azalıyor. Nitekim daha romanın başından itibaren Rüya adlı bir kıza sahip bekâr bir annenin kızına okuduğu masal epigrafıyla açılan roman, anlatı boyunca Rüya’ya ne olduğunun ya da bir şey olup olmadığının, aslında tüm anlatılanın bir rüya olup olmamasıyla birleştiriliyor. İşte tam bu noktada bu mesafe kontrolü biraz sendelemeye başlıyor. Bir annenin kendi çocuğunu öldürüp öldüremeyeceği ve daha önce anneannenin kendi çocuğunu yanlışlıkla veya bilerek öldürüp öldüremeyeceği anlatı boyunca askıya alınırken romanın sonunda bu askı kopuyor. Mesafe kontrolü de bu noktada sekteye uğruyor.
Annelik ve kadınlık arasındaki mesafenin, arkadaşlarımızın kocalarıyla, babalarımızla, sevgililerimizle mesafelerin nasıl ne şekilde kurulacağı, kurulması gerektiği romanda kahramanımızın fantezileriyle, cinselliğiyle, rüyalarıyla ve gerçeklikle; daha doğrusu birbiri içine geçmiş bir şekilde anlatılıyor. Bekâr bir anne olarak bir kız çocuğu dünyaya getirip onu annesi dışında bir başka kadınla, ama yine eşit bir ilişki içinde olmadığı bir başka kadınla, okuldan bir öğrencisiyle büyüten Didem’in gelgitleri de bu mesafelerle örülmüş romanda önemli bir ayrıntı. Kendi kızına karşı hissettikleriyle onu birlikte büyütmek için seçtiği kadın arasında kurduğu mesafe de aslında hiç istemediği halde kendi annesiyle ve annesinin annesiyle kurduğu ilişki gibi eşitsiz bir ilişkiye dayanıyor.
Anne ve kız çocuğu arasındaki ilişkinin başlı başına bir sorunsal olduğunun çok açık görüldüğü bu romanda, bu ilişkinin neye denk düştüğüne dair birçok kanal açılıyor. Bu kanal açmada “annelik” ayrıca mesele ediliyor. Kadının doğasında bulunan doğurganlığın onu yalnızlıktan kurtararak tekilliğe ulaştırdığı ise bir söylem olarak romanın yapısını da etkiliyor. Sonuçta her şey bir şekilde annemizle ilişkimize, sonraki adımdaysa aile hayatımıza dayanıyor. Değer yargılarının oluşumu, bir çocuk sahibi olmakla bu değer yargılarının yeniden değerlendirmeye tabi tutulması, anneliğin ne olduğu kadar kadının doğasında var olan bu durumun kurallarla belirlenmesi, kuralların dayatılması, doğallığın yaşanma koşullarının sınırlarının çizilmesi…. Hayatımızda absürt gibi durmayan birçok unsurun aslında oldukça absürt olduğunu göstermek gibi önemli bir rolü var  “Gözlerini Kaçırma”nın. Gözlerimizi görmemizi istenen tarafa değil görmek istediğimiz tarafa çevirmemizi fısıldıyor bizlere… ve başka bir şeyi daha: Döngüyü kırmayı: “Aslında kimsenin kız çocuğu doğurduğu yoktu. Doğurulan yeni bir anneydi. Anneannen Kâmile Hanım, senin anneni doğurmuştu. Kendi kızını değil. Annen Hicran, Rüya’nın annesini doğurmuştu. Gözü gibi sevmek için adını Didem koyduğu bebeği değil. sen şimdi bu döngüyü kırdın. Neslin devamına ağır darbe.”



Bu yazı İstanbul Art News Edebiyat'ın Kasım 2015 sayısında yayımlanmıştır.

Açık Radyo Kayıtları 29: Gaye Boralıoğlu II



Açık Radyo'da 12/11/2015 tarihinde Gaye Boralıoğlu ile yaptığımız kaydın linki:

https://archive.org/details/gununveguncelin_12-11-2015



 





17 Ekim 2015 Cumartesi

“Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde…” Peki Her Evde Çalmalı mı? -Mahir Ünsal Eriş'in kitabı üzerine-



Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde...

Meltem Gürle, 2000’li yıllarda edebiyatta çocukların ortaya çıkışıyla ilgili olarak Nurdan Gürbilek’in Orhan Kemal ve Kemalettin Tuğcu üzerine yazdığı bir yazıya atıfla şöyle der: 2000’li yıllarda yazılmış hangi romana elimizi atsak, Tuğcu’nun “tam kaybedecekken başarıya koşan” çocuklarını değil, yoksulluğun türlü çeşitli biçimleri ile erkenden tanışmış ve hayata birer “kaybeden” olarak başlamış karakterlerle karşılaşırız.”
Gürle’nin dikkati çektiği gibi 2000’li yıllardan sonra Türkçe edebiyatta çocuk karakterlerin bol miktarda ortaya çıktığı bir gerçek. Fakat bu çocuklar sadece bir “kaybeden” olarak görünmüyor. Kaybeden olarak ortaya çıkanların çoğu bir mahalle çocuğu şeklinde görünüyor aslında. Bu mahalle çocukları ve Gürle’nin de dikkati çektiği gibi erken ergenleşmiş mahalle delikanlıları, eril bir dünyanın erkek egemen kanunlarıyla donatılmışlardır. Varoluşçuluk, dünyanın gidişatı gibi sorunlar etraflarını eril bir dünyayla sarar, çünkü içinde yaşadıkları mahalle onları bu şekilde, erillikle sarıp sarmalamaktadır. Oysa bu çocukların dünyayla bir sorunları olmasına rağmen bu dünyanın merkez kıldığı erillikle bir sorunları yoktur. Çünkü erillik eserlerde mahalle olarak ortaya çıkan dayanışmanın da bir sembolü gibi görünür. Dayanışma da delikanlıca olursa haysiyetini kazanacaktır. Mahallenin delisi, fahişesi, yabancısı gibi bol miktarda mahallede vakit geçiren çocukları da dünyanın kosmosu gibi görünen bu yerde konumlarını alırlar. Ancak bu konum alma, çocukları hem gözlemci hem de eylemci kılar. Eylemci çocuklar mahallenin sınırları dışına çıktıklarında sokakta özgür bir ruh ile korkusuzca dolanırlar, korkularını pek göstermek istemezler. Mahalle içindeyse mahallenin koyduğu kurallarla kendi hayatlarını yaşarlar. Aslında burada bir yanılsama da söz konusudur, çünkü mahalle onların içinde bulundukları dünyanın bir kosmosu olduğundan özgür ruhlarıyla değil kurallarla yaşarlar. Mahalle kavgaları, uzak-yakın arkadaşlıklar, anne-baba-çocuk ilişkileri, uzak akrabalar…. Hepsi bu kosmosun bir yerlerinde konumlanmış olarak vardırlar. Aile uzak-yakınlığıyla bu konumlanmanın olmazsa olmazı şeklinde ortaya çıkar; çocukların kendilerinden büyük ağabey ve ablaları çoğu zaman bir figür olarak umursamaz hatta kimi zaman onlara bir engelmiş, yaşadıkları dünyanın gerçekliğinden onları uzaklaştırıyormuş gibi görünürler.
Her neyse uzun bir giriş oldu ama bu giriş gerekliydi de diye düşünüyorum. Mahir Ünsal Eriş, ilk kitabı “Bangır Bandır Ferdi Çalıyor Evde..” kitabıyla yukarıda anlattığım mahalle çocuklarını edebiyatına taşıyan genç kuşak yazarlarından. Kitabın ilk hikâyesi olan “çok sıkılır arkadaşı ölen çocuklar”ı okur okumaz kendinizi bir mahalle ve çocuğun gözünden içinde trajedinin de bulunacağı bir anlatıyla karşılaşılacağınız aşikâr. “bana küstüler”, “hep klinsmann’ın yüzünden” ve “biraz uzunca bir diyet hikâyesi” de bunun izleklerini takip ediyor. Toplumsal hassaslığın, yoksulluğun, devrimciliğin halleri de kitapta gözler önüne seriliyor. Buraya kadar söylediklerim Eriş’i günümüz edebiyatının çocuk karakterlerini başkahraman yapan yazarlarıyla ortaklaştıran şeyler. Gelelim farklılıklara…
Mahalle, erillik, ergenlik ve çocuk hikâyeleriyle donatılan benzeri birçok hikâyede anlatıdaki en önemli unsurlardan biri efektler. Mahir Ünsal Eriş, “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde…” kitabında efektlerle beslenen bir anlatı kurmuyor. Örneğin “çok sıkılır arkadaşı ölen çocuklar” hikâyesinde arkadaşının annesinin genelevde çalıştığı bize daha ilk baştan söyleniyor. Ancak arkadaşının birdenbire ölmesi ve ne olduğuna dair boşluklar hikâyedeki kurgunun askıya alınmasına sebep oluyor. Hikâyede efekt yaratmanın boşlukları kapatmak ve kurguyu tam da o noktada yeniden kurmak gibi bir rolü var. Bu da kurguda oluşabilecek boşluklar için yazara yeni bir anlatma imkânı veriyor. Tabii bunu söylerken burada illa ki efekt yapılmalıydı değil kastım, ama kurgunun bütünlüğü ve form kazanması açısından bağlantıların kurulumu önemli. Nitekim kitabın “biten bir aşkın ardından”, “bana küstüler”, “mektup yazacak gün”, “ben evlenmeyi boşanmaktan daha çok seviyorum” hikâyeleri, anlatıcının kendi içdünyasının dışarı çıktığı ve aslında bir nevi “içdökümü” anlatıları. Bu anlatılarda erilliğin yerine bir açılma durumuyla paralel olarak dilin de değiştiği görülüyor. Dil, veciz sözler üretmek yerine daha kendi üzerine düşünen ve aslında bence bir taraftan anlatının içdökümünden bir forma nasıl ulaşacağına dair de bir düşünceyi taşıyan, bunu zorlayan bir şekle dönüşüyor. “vakitlice gelmeyen çiş”, “bilye hikmet” ve “ringo” hikâyelerinde bu içdökümünün başka birinin hayatıyla kendi üzerine düşünmek, kendisine oradan bakmaya doğru açıldığını görüyoruz. Artık anlatıcı sadece içdökmüyor, bunun üzerine düşünürken başka birinin hayatını kendisine bakmak için bir aracı olarak kullanıyor.
Kitapta üç hikâyenin Mahir Ünsal Eriş’in kendi üslubunu yaratma konusunda önemli olduğunu düşünüyorum ki bunlar, mahalle ve ergenlik hikâyelerinin dışında tutulacak hikâyeler bence. İlki “kimi sevse gülderen” hikâyesi. Sevgi, kadın ve dahası regl üzerinden çizilen bu hikâyede Eriş, kadın dünyasının genç kızlık denilen ara noktasıyla uğraşarak, bir kadının hayatının merkezini tam da doğru yerden yakalayarak anlatısını kuruyor. “her kanser erken ölümdür” ile bakışlarını yeniden kadınlara çeviriyor ve bu kez de bir kadının içsesine dönüştürüyor anlatısını. Buradaki kadın “kadınlar hep olmadık zamanlarda” hikâyesindeki kadınlardan çok farklı bir kahraman. Oradaki kadınlar bir erkeğin sevdiği ve onu bırakan kadınlar olarak görünürken burada kendi sesini içsesiyle bastıran bir kadınla karşılaşıyoruz ki bu önemli bir ayrıntı bence. Bir kardeşin gözünden konsomatris bir ablanın anlatıldığı “bir konsomatris hikâyesi” ise hikâyede babayı gözlemleyen erkek çocuğunun, durum karşısındaki tavrını ortaya koymak açısından ilgi çekici.
“Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde..” bir ilk kitap olmanın aksaklıklarını taşıyor şüphesiz. Fakat Eriş’in kendi adıma asıl dilini bulduğu yerlerin mahalle ve ergenliğin dışına çıktığı yerler olduğunu düşünüyorum. Buradan başka bir kanal açmak günümüz edebiyatına ayrı bir zenginlik katacak…

 Bu yazı İstanbul Art News Edebiyat'ın Ekim 2015 sayısında yayımlanmıştır. 


4 Eylül 2015 Cuma

“Başka”, “Başka” ve “Başka Aşklar”… -Ayşegül Devecioğlu'nun Başka Aşklar kitabı üzerine-



“Başka”, “Başka” ve “Başka Aşklar”…





Ayşegül Devecioğlu’nun “Başka Aşklar” adlı hikâye kitabı “aşk” teması etrafında dönen anlatılardan meydana gelen bir eser. Fakat eser bize sadece aşkı değil “başka” aşkları anlatıyor.
Eserde öncelikle dikkati çeken unsur,  iki kadın ve bazen bir bazen de birden çok erkeğin konu olduğu hikâyelerden oluşması. Bu başka aşkları ise yıllar öncesinde kalmış bir sevgili, oğlunun arkadaşına karşı değişik duygular besleyen bir anne, sürekli karşılaşılan bir adam, apartmana taşınan aykırı kadın, köye gelen yabancı kadınların bahsettiği adam, oğlunu kaybetmiş bir annenin kızı  oluşturuyor. Hikâyelerin ortak özelliği anlatıcıların kadın olması ve bize olağanın, sıradanın dışında kabul edilen ilişkileri anlatması.
Kitabın ilk hikâyesi Koltuk, kardeşleriyle yaşamış bir kadının hayatındaki aşkı gömmesiyle yaşamının nasıl bir karabasana çevrildiğini anlatıyor. Öyle ki adamın onu bırakıp “başka” bir hayata, aşka yelken açmasına, bu yelken açmaya katılamamaya metinde bir ağıt var. Bu ağıt karşılığını metnin içine gömülmüş, metinde italik harflerle yazılmış, kadının adamla gitmeden önceki son konuşmasına dair, kadının anlatı zamanındaki metinle birlikte akan bir başka metin olarak ortaya çıkıyor. Bu son karşılaşmanın metni, bir ağıt gibi, çünkü kadının hayatında bu anı hiç unutmadığına, zihninin hep bir köşesinde kaldığına, üstelik sürekli orada durarak yeniden yeniden hatırlandığına dair bir “başka” aşka eşlik eden bir “başka” metin. Bu gömülü metin, aslında tüm hikâyeye hâkim bir atmosferi taşıyor. Hikâyenin bütününde tam olarak kardeşlerin başına neler geldiği, bir berraklıktan ziyade bize gömülü bir anlatıya paralel bir şekilde çok da net olmayan bir çizgide anlatılıyor. Hikâye boyunca ablanın sık sık eskiden buradan deniz görünürdü demesi gibi, denizin tam olarak görünmediği bir hikâye ile karşı karşıyayızdır. Nitekim kitabın ikinci hikâyesi olan “Tek Çaresi Ölümmüş” de deniz kenarında oturan ve sohbet eden iki kadın ile karşılar bizi. Sadece bir arkadaşın gözünden diğerinin anlatıldığı bu hikâyede arkadaşının hep farklı olan yanına paralel olarak gelişen oğlunun arkadaşına ilgi duyan bir anne vardır. Ancak bu ilgi de çok net değildir; kadın oğlunun arkadaşına bir kadın gibi mi yoksa bir anne gibi mi bakmaktadır belli değildir zira zaman zaman oğlunun arkadaşının annesinin de ne kadar farklı bir kadın olduğunun sık sık bu arkadaş tarafından kendisine anlatıldığı, onunla kendi annesini kıyasladığını dile getirmektedir.
“En Çok Karşılaştığım Adam”, bir kadının yirmi yıl boyunca sokağa çıktığı her gün karşılaştığı bir adam hakkındadır. Buna rağmen hiç konuşmazlar. Sadece bir kez konuşmak için kadın girişimde bulunur, ancak o zaman bir gövdeden başka bir şey olmayan bir adamın neredeyse ayaklarının dibine düşmesi, ardından bir arbede çıkmasıyla bu hareket yarıda kalır. Burada da diğer iki hikâyede olduğu gibi tam bir berraklıktan söz etmek mümkün değil. Bu adam kimdir, neden karşılaşmaktadırlar, buna dair hiçbir şey bilmeyiz ve diğer iki hikâyede olduğu gibi burada da iki kadın ve konuşmaları vardır.
“Kötü”, “Kurşun Memed” ve “Xet” ile hikâyeler başka bir kulvara açılır. “Kötü” bir travestinin sıradan bir apartmanın hayatında ve sonrasında burada aşık olduğu bir genç ile ilişkisi neticesi var olan hayatını yok saydığı bir hikâyedir. Bu hikâyenin habercisi “En Çok Karşılaştığım Adam” hikâyesindeki kadının gördüğü gövdesiz, kolları da dirseklerinden kesilmiş adamın varlığıdır aslında. Cinsiyetsizleşmiş bir erkekten her iki cinsiyeti de taşımaya geçeriz böylelikle. Bunun ardından eylemde değil sözde var olan, eşkıya hikâyelerine hem gönderme hep de bir alay gönderen “Kurşun Memed” de kadın dilinde kahraman, eylemde pasif bir erkekle karşılaşırız. Öyle ki küçük oğlu kadar bile fevrilik ve hareket gösteremez. Yoksulluğun her yanını kapladığı bir dünyada hayatta kalmaya çalışan bir zavallıdır Kurşun Memed. Reyhan’ın annesini babasını kaybetmiş bir kıza sahip çıkma çabası, evde oğlunu kaybeden neredeyse ölüme yatmış annesi ve hatırladıkları…
“Başka Aşklar”, var olanı kabul etmeyen, var olanın kabul etmeyeceği hikâyeleri anlatırken, bireylerin kendi yaşamlarında olağan kabul edemeyeceğini düşündüklerini olağan hale getirerek “başka” meselesine çift yönlü bir kapı aralıyor. “Kötü” ve “Kurşun Memed” hikâyeleri bu çift yönlülüğü yansıtmak açısında ilgi çekici. İlki asla olağan kabul edilemeyecek olanın olağanlaşmasını sağlarken ikincisi ısrarla bir olağan olmayanı bekleyişin ısrarı. İlkinde ısrar kırılırken ikincisinde kırılmıyor, ancak hep “başka”lıklar bu olağanla yan yana durabilmeyi de böylece başarıyor.


  Bu yazı, İstanbul Art News Edebiyat'ın Eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır.













Açık Radyo Kayıtları 19: Alper Canıgüz II



03/09/2015 tarihinde Alper Canıgüz ile Alper Kamu kitaplarını

konuştuk:

https://archive.org/details/gununveguncelin_03-09-2015