30 Temmuz 2015 Perşembe

23 Temmuz 2015 Perşembe

18 Temmuz 2015 Cumartesi

9 Temmuz 2015 Perşembe

Açık Radyo Kayıtları 11: Hatice Meryem I



Açık Radyo'da 09/07/2015 tarihli günün ve güncelin edebiyatı programında Hatice Meryem ile
yaptığımız kaydın ilk bölümünün linki aşağıdadır:

https://archive.org/details/gununveguncelin_09-07-2015


 




2 Temmuz 2015 Perşembe

Açık Radyo Kayıtları 10: Hande Gündüz



Hande Gündüz ile Açık Radyo'da 02/07/2015 tarihinde Çaparide Çırpınmak ve Uzun Irmak Boyunca adlı hikâye kitaplarını konuştuğumuz kaydın linki:

https://archive.org/details/gununveguncelin_02-07-2015


 Uzun Irmak Boyunca






1 Temmuz 2015 Çarşamba

Havlayan, Isıran Hikâyeler: Hüsniye Hanımın Ağzı



Havlayan, Isıran Hikâyeler: Hüsniye Hanımın Ağzı




Ferat Emen 2013 yılında yayımlanan ilk kitabı “Hüsniye Hanımın Ağzı” için kendisiyle yapılan bir söyleşide biyografisi hakkında neden çok fazla bir şey açık etmediğini soran Tuna Bahar’a şöyle cevap veriyor: “Boğaziçi Elektronik Mühendisliğinden mezun, Hakkârili, 26 yaşında bir kadın. Etkileyici değil mi? Mümkün olsaydı adımı bile değiştirecektim. Sözgelimi kitap keşke Zarife Kenger adıyla yayımlansaydı. Ciddiyim.” (http://kitapgalerisi.blogspot.com.tr/2013/06/ferat-emen-roportaj.html)
Ve yine aynı söyleşide hikâyeleri hakkında kendisinin ne düşündüğü sorusuna verdiği cevap da şu: “Bazen gereksiz yerde şaka yapmışım. Haddinden fazla alt metinle, metni boğmuşum. Kabadayılığı, farfarasından kaynaklanmasaymış keşke. Olgunlaşacağını müjdelemekle beraber, ergenlik safrası, kitabın bünyesini kirletmiş. Daha fazla ansiklopedik detaya ihtiyacı varmış. Kurguyu yaşamın pratikliğiyle güreştirmişim, kaybedeceğini kurgunun, kestirememişim. Bir iki yerde ahbaplarımın hatırasına saygısızlık etmişim. Derine ineyim derken oksijensiz kalmış, ciğerlerimi büzmüşüm. Havlamışım, ısırmışım. Üç aşağı beş yukarı böyle öyküler.” (http://kitapgalerisi.blogspot.com.tr/2013/06/ferat-emen-roportaj.html)
Kendi adıma söyleyebilirim ki Ferat Emen’in biyografisi “Hüsniye Hanımın Ağzı”nı okuyan biri için hiç de önemli değil. Dahası tabii hepimiz biliyoruz ki metinlerdir bizim için esas olan, onların bize ne söylediğidir. Nitekim söyleşinin bir diğer cevabı olan yazarın kendi hikâyeleri hakkındaki düşünceleri, metinlerine dair bir söylem, belki de kendi kitabının biyografisi diyebiliriz buna. Orada bu kitabın biyografisinde eksiklere yer veriyor, artılarına değinmiyor. İlk cümleden başlayalım. “Hüsniye Hanımın Ağzı”, gereksiz şakalarla dolu bir eser midir gerçekten? Gereksiz şakalardan çok tam da o şakaların yüzümüze çarpması mıdır yoksa esas olan. Haddinden fazla alt metinle boğulmuş mudur peki? Bunun yerine bir metne birçok açıdan bakabilmeyi sağlayacak farklı diller girmiştir esere diyebiliriz belki. Daha fazla ansiklopedik detaya ihtiyacı ise hiç yok bence “Hüsniye Hanımın Ağzı”nın zira kitabın içindeki hikâyeleri okuduğumuzda tüm ansiklopedilerin ne kadar işe yaramaz olduğunu da anlayıveriyoruz. Yaşamın pratiği kurguya kaybettirmemiş, kazandırmış. Öyle derin ve görmek istemediğimiz şeylerden oluşuyor ki bu yaşam pratiği kurgu bize onu gösterdiğinden irkiliyoruz. Ahbaplara ise bir şey diyemiyorum…
Zor, çok zor bir kitap “Hüsniye Hanımın Ağzı”. Yazarın hem kadın hem erkek ağzından konuştuğu, kimi zaman kadınla erkek seslerinin birbirinin içine girdiği, fakat bir türlü sadece “eril” olarak adlandıramayacağım, son derece rahatsız edici bir ses bu. Dilden çok bir ses, kulağımızın dibinde çınlayan, gözümüzü kapatmamıza rağmen boğulmuş çığlıkları kulağımıza haykıran bir inilti, çığlık gibi…
Arkadaşlarımızın bizi rahatlıkla yarı yolda bırakabildiği, absürd bir şekilde at üzerine uydurulmuş hikâyeler, yanımızda hiç bilmediğimiz bir yoksulluk ve yoksunlukla dolanan insanlar, evet yaşayan değil dolanan insanlar yaratıyor Ferat Emen. Dolanan diyorum çünkü bu insanlara durup bakmıyoruz. Çok huzurlu, güvenli evlerimizde onları düşünmüyoruz. Kendi içimizdeki gizli kalmış köşelerden, yapabileceklerimizden de haberdar değiliz ya da haberdar değilmişiz gibi davranmaktan, içimizden nasıl bir canavar çıkabileceğinden hoşnutsuz da değiliz. Sürekli bir değilliğin olduğu dünyada bu kötücül değilliğin aslında her tür kötücül mümkünlüğü sağlayabileceğini gösteren metinler bunlar. O yüzden bu kadar rahatsız edici ve sarsıcı.  
Güzelliğin, kutsallığın, yaşamın, toplumsal rollerin absürdlüğü ve aslında görünenin ardındaki sahtelik, oradan fışkırma potansiyeline sahip bir sapkınlık, “Hüsniye Hanımın Ağzı”ndan her tarafa saçılıyor. Etraf o kadar çok tükürüklerle doluyor ki midemizin bulanması bile yetersiz kalıyor. Mide bulandırmak, rahatsız etmek, öfkelendirmek bu metinlerin alt değil tam da görünen üst metinleri gibi… O üst metinleri gördükçe ne hissedeceğiz, ne düşüneceğiz…
Evet tekrar söylemek zorundayım zor, çok zor bir kitap “Hüsniye Hanımın Ağzı”. Absürd bir şekilde yolda ölen kadın (At Çarpan Kadın), trenin ezip geçtiği çocuklar (Abdürrezzak, Aziz, Davut, Hacı Adil), dünya şampiyonu bir haltercinin birlikte yolculuk ettiği insanlar (Naim Süleymanoğlu), peygamber kadınlar (Aya Leyla), pedofili (Hüsniye Hanımın Ağzı, Kalu), intihar (Burası ve Kardeşim Albırt Rebeno’nun Akıl Almaz İntiharı), aymazlık ve umarsızlık (Steve’in Bekârlığa Veda Partisi, Açılış, Fiyonk, Allah Dünyanın Bütün Patronlarının Belasını Versin, Kırık Bir Aşk ya da Usta İşi Bir Aldatma Hikâyesi)… ve daha nice absürd anlatı… Hepsi “Hüsniye Hanımın Ağzı”nda…
Bu sayfalarda yer alan Ferat Emen’in “Perihan’la Alakâdarlar Cemiyeti” kitabı için Tülin Ural “sadece gerçek, çok fazla çıplak bir gerçek” diyor. Ona katılmamak imkânsız. Bize bu kadar rahatsız edici detaylarla ama oldukça çıplak bir gerçekle anlatıldığında yine Tülin Ural’ın yazısında da gündeme gelen bir meseleyi kurcalamadan edemiyor insan. Edebiyat ne işe yarar? Tülin bu soruyu “Hayat mı şaşırtıcı, yazı mı?” sorusu üzerinden irdeliyor. Aslında benimki de onunkiyle paralel bir soru. Edebiyat nedir diye sormuyorum, çünkü Ferat Emen’in yazdıkları şüphesiz edebiyat. O yüzden edebiyat ne işe yarar sorusu gündeme geliyor. Edebiyat bize güzeli ve doğruyu mu öğretir, bizi bilgilendirir, edeplendirir ve eğitir mi? Yoksa yoldan mı çıkarır? Kendimizi daha iyi hissetmemizi, hoşça vakit geçirmemizi sağlamaktan öte bir işlevi var mıdır ya da edebiyatın bir işlevi var mıdır? Vardır tabii, olmalıdır. Mesela Ferat Emen’in bir söyleşisinde söylediği gibi bir işlevi de kodları bozmaktır edebiyatın… Öncelikle ona dair belirlenmiş, olmazsa olmazmış gibi gösterilen kodları bozmak. Ferat Emen de en çok bunu yapıyor, kodları bozuyor… Alıştığımızın çok ötesinde bir dille bize çok sert bir üslupla çok gerçekçi ama inanılmaz, inanmak istemediğimiz hikâyeler anlatıyor. Her şeyin hallaç pamuğu gibi atıldığı bir dünyaya kollar, bacaklar, organlar saçılıyor. Onları görüyoruz, pis kokularını alıyoruz. Edebiyat bu işe de yarıyor. Bize nicedir bunu hatırlatan yoktu. Hiç unutmayalım…

Bu yazı İstanbul Art News Edebiyat'ın Temmuz-Ağustos 2015 tarihli sayısında yayımlanmıştır.





25 Haziran 2015 Perşembe

Açık Radyo Kayıtları 9: Karin Karakaşlı



25/06/2015 tarihine Açık Radyo'da Karin Karakaşlı ile yaptığımız programın kaydı aşağıda. Programda Karin Karakaşlı'nın edebiyatını ve Müsait Bir Yerde İnebilir miyim? romanını konuştuk.

https://archive.org/details/gununveguncelin_25-06-2015



Müsait Bir Yerde İnebilir miyim?

19 Haziran 2015 Cuma

Açık Radyo Kayıtları 8: Figen Şakacı


Figen Şakacı ile 18/06/2015 tarihinde Açık Radyo'da yaptığımız kaydın linki aşağıda. Programda Bitirgen ve Pala Hayriye'den bahsettik.

https://archive.org/details/Gununveguncelin_18-06-2015rec.16-06-2015


BitirgenPala Hayriye



5 Haziran 2015 Cuma

Açık Radyo Kayıtları 6: Emrah Serbes





Açık Radyo'da 04/06/2015 tarihinde Emrah Serbes ve Deliduman üzerine yapmış olduğumuz
kayda aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

https://archive.org/details/Gununveguncelin_04-06-2015rec.02-06-2015




1 Haziran 2015 Pazartesi

Sadece Başlangıç: Murat Yalçın'ın Hafif Metro Günleri Romanı



Sadece Başlangıç….

Murat Yalçın, günümüz edebiyatının en üretken yazarlarından. Çok sayıda yazdığı hikâye ve bunlarda ortaya koyduğu kurgu ve dil ile Türkçede kendine çoktan yer edinmiş bir durumda.
“Hafif Metro Günleri”, Murat Yalçın edebiyatından pek çok iz taşımakla birlikte kendine has bir yol da edinmiş durumda. Üç bölümden oluşan romanda, her bölüm farklı yazarlardan yapılan epigraflarla başlıyor. Bir kahramanın metroda gördükleri, bu gördüklerinin izlenimleriyle zaman zaman geri gidişleriyle ama en çok biten bir evliliğe dair göndermelerle ilerleyen bir anlatı “Hafif Metro Günleri”. Romanda, kahramanın metroda sürekli karşılaştığı başka kahramanlar var. Bunlar  ördekbaşı şemsiyeli kadın ve piyangocu Derman Kurtuluş. Bir de bunlarla birlikte roman boyunca kahramana eşlik eden Anı Usta ve yalnızlığı var. Romanın sonunda ise kahramanın yazdığı ve bizim elimizde tuttuğumuz afitap (ki bu kelime kitap kelimesini çağrıştırır) adlı anlatı/nesne ile karşılaşıyoruz
Roman parçalı bir yapı olarak ilerliyor. Her parçanın başında (…)  var. Böylece aslında her bir parça, kendi başına bir parça değil de daha doğrusu bir başlangıç değil de halihazırda başlamış ve devam edecek bir anlatının parçası şeklinde bir görünüm sergiliyor. Bu şekilde bütünsel bir anlatı tasarımı alaşağı edilmiş oluyor. Yani bildiğimiz anlamda klasik, tanrı-yazar bakış açısıyla yazılmış, bütüncül bir roman okuyamayacağımıza özellikle vurgu yapılıyor. Nitekim romandaki bu parantez işaretleri bizi romanda, bütünsel anlatıyı alaşağı etmenin başka başka yollarıyla tanıştırıyor. (‘ler (‘ler hatta ((( ve (((( şeklinde ilerleyen parantezlerin yanı sıra ‘ işaretiyle yaratılan oyunlarla hem anlamın kendisine dair bir sorgulama yaratılıyor hem de aş’ağulanması, (Anlat lan!) bun’a örneklerinde olduğu gibi anlamın çoğulluğu ve imkânları göz önüne seriliyor. Aynı şekilde büyük ve küçük harf kullanımıyla yaratılan oyunlarda da anlamın kendisi sorgulamaya açılmaya devam ediyor: “UlySES ve ÖFKE”.
Diğer taraftan anlatıcı kahramanın Vartan Paşa’nın Akabi Hikâyesi’ne sızıp oradaki berberin koltuğuna kuruluvermesi de anlamın aç/maz/ları üzerine oldukça hoş bir deneme… Öncesinde ise berber dükkânını Akabi Hikâyesi’nin kendisinden alıntılıyor. Romanda Murat Yalçın edebiyatının özelliklerinden olan birçok yerli ve yabancı yazardan alıntılara rastlamamız da bununla paralel. Bu sebeple olsa gerek romanda pek çok kez Calvino’nun “kendini bir avize gibi hissetmesi”nden bahsedilerek buna dair göndermeler yapılıyor.
Romanda yazarlardan yapılan alıntılar, dil oyunları ile birlikte bizzat yazma’nın kendisi de mesele olarak alınır. Hatta romanın parçalılığı ve anlatı tekniğine gönderme yaparcasına kahraman kendi kendine “İnsanlara bir bütün olarak bakamıyorum.” , “Anlatı hak getire!” şeklinde cümleler kurma ile birlikte anlatının oradan oraya zıplamasından, ayrıntı bolluğundan da bahsedilir. “Yokmuşçasına var olmak.” şeklinde açıklanabilecek bu durum metroda giderken ayrıntılara takılan, oradan kendi geçmişine, sonrasında yaşadığı şimdiye zıplayan bir kahraman için, anlatıyı düz bir çizgi haline gelmekten kurtarır. Bu da beraberinde anlamları var oldukları ilişkisellikten koparmaya ve anlam dizgelerini bozmaya sebep olur. “Hiçbir dağ’a güvenmiyorum.”
Kahramanın bütünsellik ve anlam dizgelerini bozması,  kendi yaşamına odaklanmasına elverir. Anlatıda kahramanın yaşamı, evliliği, yaşama dair düşünceleri ve en çok da yalnızlığı gözümüzün önüne serilir. Kahramanın içindeki buzdağıyla mücadelesi, yazar olarak masasında bir tuzluk olarak yer alan ironi, yaşamında kendisine rağmen bir başka kahraman gibi yanıbaşında olan yalnızlığı, Anı Usta ile birlikte “fil” vardır. Her biri birer metafor olarak anlatıya sızan bu unsurlar anlatının çağrışımlarla ilerleyen yapısında dağılmayı engelleyen dayanaklar gibi işlevler görür. Sanki bu dayanaklar olmasa anlam tamamen yok olacak bu da anlatıyı ağır aksak bir anlatıya çevirecektir. Daha doğrusu bu şekilde sadece sakil bir anlatı olarak kalacakken dayanaklar sayesinde tüm parçalılığına rağmen bir “roman” halini almayı başaramayacaktır. Dayanak görevi gören bu dayanakların bir başka işlevi de anlatıdaki alıntılar ve dil oyunlarıyla ilişkiselliği sağlaması. “Her okur kendini okumaz mı?” cümlesiyle bu durum gündeme de getiriliyor. Başka yazarlardan okuduklarımızın bizim metinlerimize apaçık bir şekilde sızması, kahramanın birçok defa sözünü ettiği eski bir resimle “Şişhane’de Dört Atlı Tramvay”da da kendini gösteriyor. Tarihin bir kesitinin şimdi içinde bulunduğumuz bir zamanda elimizde olması ne demektir? Resmin içindeki zaman elden ele, kahramanın bulunduğu zamana kadar gelmiş ve her devirde yeniden anlamlandırılmıştır. Üstelik bu gelecekte de devam edecektir, çünkü bu resim bundan sonra da yok olmadığı sürece başkalarının eline geçtiğinde onlar tarafından da anlamlandırılmaya devam edecektir. Bu, tam da Walter Benjamin’in sanat eserinin aurası dediği şeydir. Sanat eserinde zaman ile birlikte izler oluşacak, her iz başka bir yorumu, anlamlandırmayı beraberinde getirecektir.
“Şişhane’de Dört Atlı Tramvay” resmine bakan ve bu resimle birlikte Şişhane’ye çıkan, bu resmin, metinlerin içine sızan kahraman, parçalar halindeki anlatının her bir parçasına dalarak oraya okuyarak/okur olarak da izler bırakır. Benjamin’in sadece alıntılardan oluşan bir kitap fikri ile Flaubert’in tüm hayatı içeren bir anlatı kurgulaması da bununla paralel. Belki de bu sebeple kahramanımız “Ben yazmaya başlayabiliyorum ancak.” diyor. 
“Hafif Metro Günleri” anlama/anlatmaya ve yazmaya dair ufuk açıcı bir roman.


Bu yazı, İstanbul Art News Edebiyat'ın Haziran 2015 sayısında yayımlanmıştır 

28 Mayıs 2015 Perşembe

11 Mayıs 2015 Pazartesi

TÜRKÇEDE POLİSİYENİN İLK DÖNEMİ: 1884-1928



TÜRKÇEDE POLİSİYENİN İLK DÖNEMİ: 1884-1928

Osmanlı-Türk edebiyatının bir tür olarak polisiye roman ile tanışması roman ile tanışmasıyla neredeyse paraleldir. Dolayısıyla polisiye roman, Türkçede romanın başlangıcından bu yana Türkçe edebiyatın bir parçasıdır.
Arap harfli dönemden Latin harfli döneme geçilen 1928 yılına kadar Türkçede polisiye olarak telif ve çeviri toplam (tabii şimdilik) 807 eser saptanmıştır. Bunlardan 357’si telif, 417’si çeviri ve 33 tanesi ise telif ya da çeviri olup olmadığı tespit edilemeyen eserlerden meydana gelmektedir. Çevirilirde çoğunlukla Sir Arthur Conan Doyle, Maurice Leblanc ve Xavier de Montepin’in eserleri tercih edilmiştir. E. Âli, Ragıb Rıfkı Özgürel ve Süleyman Tevfik dönemin önemli polisiye çevirmenlerindendir. Döneme dair telif polisiyelerde Server Bedi takma adıyla yazan Peyami Safa yaklaşık 88 eser ile ilk sırada yer alırken onu meşhur Fakabasmaz Zihni serisiyle Hüseyin Nadir, Behlül Dana takma adıyla yazan İskender Fahreddin Sertelli ve Cemil Cahid ile Mustafa Râkım izlemektedir. Telif polisiyelerin büyük bir kısmı 1928 ve 1914 yılında yayımlanır. 1928’te yaklaşık 101, 1914’te ise 88 telif polisiye eser okuyucu ile buluşur. 1925 ve 1926 seneleri de her ne kadar bu seneler kadar yüksek olmasa da telif polisiyeler açısından verimli yıllardır (Şahin 2003: 43-50).
Türkçede ilk polisiye roman 1884 yılında Esrâr-ı Cinâyât adıyla Ahmed Midhat Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Roman gerçekçiliğin öne çıktığı ve oldukça başarılı bir polisiye olarak karşımıza çıkar. Mesâil-i Muğlaka ve Altın Aşıkları adlı eserler de Ahmed Midhat’ın polisiye kategorisine sokulabilecek diğer eserlerindendir. Ahmed Midhat’ın ardından Beşir Fuad’ın dava arkadaşı Türkçe edebiyatta realizm-romantizm bir diğer isimle hayaliyyun-hakikiyyun tartışmasında onunla birlikte hareket eden Fazlı Necib, 1899 yılında bir oğulun katillikle suçlanan ölmüş babasının masumiyetni araştırdığı Cani mi, Masum mu? ile polisiye edebiyatın ilk örneklerinden birini verir. Bu tarihten 1911 yılına kadar kayda değer telif polisiyelere rastlanmaz. 1911 yılında Yervant Odyan’ın Abdülhamid ve Sherlock Holmes’ü bir araya getirdiği oldukça hacimli romanı Abdülhamid ve Sherlock Holmes önce Türkçede sonra Ermenicede yayımlanır. Polisiye merakıyla ünlü II. Abdülhamid’in en sevdiği polisiye kahramanlardan olan Holmes ile bir araya getirildiği bu eserde Holmes, ardı ardına öldürülen hafiyelerin cinayetlerini araştırmak üzere padişah tarafından İstanbul’a davet edilir. Türkçedeki ilk Sherlock Holmes pastişi olan bu eser, sonrasında II. Meşrutiyet’in ilanı sürecine uzanan bir kurguya evrilir.
Ardından Türkçedeki ilk polisiye seriler gelir. Ebüssüreyya Sami’nin Amanvermez Avni, Süleyman Sûdî ve Vassaf Kadri’nin Milli Cinayat Koleksiyonu bunlar arasındadır. Erol Üyepazarcı’nın onparalık eserler şeklinde nitelendirdiği bu eserler hızlı baskılar, az sayfa sayısı ve ucuz olarak okura sunulurlar. Amanvermez Avni on kitaplık bir seridir ve tür açısından oldukça başarılıdır. Ardından gelen Milli Cinayat Koleksiyonu olağanüstü polisiye sınıfına sokulabilecek yine on kitaptan oluşan ama yazarlarının ifadesiyle yirmi kitaptan meydana gelen, ancak sonraki on kitabın bulunamadığı, türe dair çarpıcı bir örnektir. Bu örneklerle birlikte Türk Sherlock Holmesleri, Türk Arsen Lüpenleri, Türk Nik Karterları ve Türk Fantomaları yayın dünyasında görünmeye başlar. Pire Necmi, Polis Hafiyesi Yılmaz, Elegeçmez Kadri, Kartal İhsan ve tabii ki Cingöz Recai matbuat dünyasında arz-ı endam ederler. Hepsinin ortak bir hikâyesi vardır. Kimlikleri Batıdaki öncülerine göre onlardan çok daha zeki oldukları ve hatta gerekirse onları alt edip serseme çevirdikleri üzerinden şekillenir. Süleyman Sûdi ve E. Âli’nin Gece Kuşları’ndaki Nahid Sami, Arsen Lüpen’den çok daha başarılı bir hırsız iken Amanvermez Avni Sherlock Holmes’den çok daha zeki bir polis olarak sunulur. Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı ve ilki 1924’te sonuncusu 1960’ta yayımlanan Cingöz Recai serilerinden Sherlock Holmes’e Karşı Cingöz Recai serisinde ise bizzat Holmes ve Cingöz Recai karşı karşıya getirilir ve tabii ki Cingöz karşısında Holmes başarısızlığa uğradıktan sonra Cingöz’ün büyüklüğünü kabul edip depresyona giren bir dedektife dönüşür. 1930’lu yıllarda yayımlanan Arsen Lüpen İstanbul’da romanında bu sefer Arsen Lüpen ve Cingöz Recai karşı karşıya getirilir. Burada da kazanan yine Cingöz Recai olacaktır.
Çoğunlukla erkek kahramanların başrolde olduğu polisiyede üç seride kadınlar başkahraman olarak karşımıza çıkar. Behlül Dana’nın Şeytan Hadiye’nin İngiltere’de Sergüzeştleri ile Server Bedi’nin Çekirge Zehra ve Tilki Leman serileri kadınların daha çok “aşüfte”, akıldan çok bedenlerini kullanarak erkekleri mağlup ettikleri maceralarla dolu eserlerdir.
1884-1928 arasında genel olarak bir panoramasını vermeye çalıştığım bu eserlerde ortak birçok yön var. Bunlardan ilki gerçekçilik vurgusunun diğeri ise millîlik olgusunun dile getirilmesi. İlkinden başlarsak. Bu döneme dair polisiye eserlerde okurda, okunulanların gerçek olduğu izlenimini uyandırmak için çoğunlukla bir gazete haberinden, mektuplardan, eski arşiv belgelerinden faydalanmak, metin içinde bunları olduğu gibi vermek çokça rastlanan bir durumdur. Suç olayını çözecek kişi çoğu zaman olayları gazete haberlerinden günü gününe takip eder. Bu takip etmede ona kendi arşivi de yardımcı olur. Bu arşiv ise onun tarafından şehrin belli başlı suçlularının suç profilleri ve soy kütükleri kayıtlarının yapılmasıyla oluşturulmuştur. Sıkıştığı zaman bu arşive hemen başvurur. Belgeye dayalı bu gerçekçiliğe bir de bilim eşlik eder. Suçu araştıran kişi son derece bilimsel çalışır ve bilimin her dalındaki gelişmeleri yakından takip ederek bu konudaki bilgilerini de okurla metin içinde sık sık paylaşır.
Millîlik meselesine gelince. Bu eserlerde yazarlar, Batılı öncüllerine karşı bir yerli yaratma peşindedirler. Eserlerin özellikle yoğunlaştığı 1914 ve 1928 yıllarına baktığımızda Türk kimliğinin öne çıktığı ve ulus-devlet inşasının başladığı dönemleri görüyoruz. Bu da bir tesadüf olmasa gerek. Türkçede polisiye bu yıllarda millî bir kimlik inşa etme ve kahramanları İngiltere ve Amerika gibi ülkelere gönderip bu ülkelerde büyük muzafferiyetler kazandırararak özellikle Cumhuriyet öncesi kırılan millî onuru tamir etme gibi bir işlev de üstlenir. Çabuk okunabilirlikleri, ucuz olmaları ve süper yerli kahramanlarıyla polisiye 1884-1928 yıllarında okurda hem millî duyguları harekete geçirir hem de ona var  olan savaş ve korku atmosferinden uzaklaşmak için bir seçenek sunar.
II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’den sonra ilk altın çağını taşıyan polisiye çok bir zengin malzeme içermektedir. Bu eserlerde şehir ve yaşayanları neredeyse sokak sokak tasvir edilir. Gündelik hayatın en ince detaylarına yine bu eserlerde rastlamak mümkündür. Kurgu yaratma şekilleri oldukça ilgi çekicidir. Dönem ideolojileri metinlere o kadar sızmıştır ki yapıyla içerik kopmaz bir bağlantı halindedir. Batı edebiyatı etkisine karşı kendilerine has stratejiler yaratmışlardır. Doğrudan edebî bir kaygı taşımadıklarından oldukça ilginç karakterler ve anlatı tarzlarıyla karşımıza çıkarlar. Diğer taraftan modernleşmenin kötü ve karanlık yüzleri bu eserlerde aydınlanır.
Başlangıcından 1928’e Türkçede polisiye kendisine uzun bir yol kat eder. Cingöz Recai gibi sonraki yıllarda yazılmaya devam edecek son derece çarpıcı kahramanlar yarattığı gibi dönemin toplumsal yapısının bir röntgenini de çeker ve bu röntgen sadece konakların ve sarayların değil sokakların ve avamın da içinde bulunduğu bir röntgendir.



ŞAHİN, A. (2013).  “Türkiye’de 1884-1928 Yılları Arasında Yayımlanmış Telif Polisiyeler”. Polisiye Edebiyat. İstanbul: Bağlam Yayınları.
ŞAHİN, S.- ÖZTÜRK, B. – ARDALI BÜYÜKARMAN, D. (2013).  Polisiye Edebiyat. İstanbul: Bağlam Yayınları.

ÜYEPAZARCI. E. (2008). Korkmayınız Mister Sherlock Holmes- Türkiye’de Polisiye Romanın 125 Yıllık Öyküsü (1881-2006). İstanbul: Oğlak Yayınları.  

Bu yazı için bkz. v  Notos Öykü, sayı: 46,Temmuz-Ağustos 2014.

KURULMUŞ, KURGULANMIŞ GERÇEKLİĞE İSYAN: DECCAL’İN HATIRI


KURULMUŞ, KURGULANMIŞ GERÇEKLİĞE İSYAN: DECCAL’İN HATIRI


Türkçe edebiyat 2000’li yıllarda yeni bir ivme kazandı. Çeşitlilik ve üretkenlik anlamında bu ivme giderek yukarıları zorluyor. İşte bu yazarlar arasında özellikle Sezgin Kaymaz’ın beni çok şaşırttığını söylemeliyim. İlk eseri Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir ile başlayan Sezgin Kaymaz’ın eserlerini okuma yolculuğum son kitabı Deccal’in Hatırı’yla devam ediyor.
Kaymaz’ın eserlerini Türkçe edebiyatta herhangi bir yere kategorize etmek oldukça zor. “Kurgusuz bir kurgu” üzerinden ilerleyen metinleri, ölüm ve bu dünya arasındaki sorgulamalar, sorgulamaların ürettiği filozoflara yarışan konuşmalar ve tabii ki tekinsiz bir dilin üzerine kurulan hayata dair anlam/sızlıklarla ilerliyor. Bunlara eşlik eden mizah ise olağanüstü. Bir diğer taraftan eserlerde gerçekliğin sürekli olarak eleştirel bir şekilde gözler önüne serilmesi bu mizahla birlikte okurda patlayıcı bir etki uyandırıyor.
Deccal’in Hatırı, şüphesiz tüm Sezgin Kaymaz eserlerine yansıyan özellikleri barındırıyor. Fazlası var, azı yok. Tekinsizin dünyasından “ötekilerin”, çoğunluk karşısında “ötekileştirilmişlerin” dünyasından sesleniyor bu defa yazar. Sesleniyor diyorum, çünkü bence Sezgin Kaymaz, bir hikâye anlatıcısı. Eserlerinde kurgunun tam da bir kurgu/suzluk ve çoğunlukla konuşmalarla gelişmesi de bu yüzden. Zaman zaman araya girip hem de hiç hissettirmeden doğrudan okurla konuşmaya girmesi de öyle. Üslubunda dertleşir, okuru kucaklar sıcak bir atmosfer yaratıyor. Öyle ki kendi adıma ben zaman zaman neredeyse bu anlatıcıyı uzun yıllardır tanıyormuş hissine kapılıveriyorum. Gerçi hikâye anlatıcısı tam da bunu yapmaz mı? Bize geçmişin o uzak bilgisini, tecrübeleriyle birlikte bugüne taşırken uzaklığı yakına çeviriverir. Bu yakınlık duygusu Sezgin Kaymaz’ın üslubunda olduğu gibi kahramanlarında da mevcuttur. Eserlerinde nedensiz yere kendilerini birbirine yakın hisseden birçok kahramanla sık sık karşılaşırız. Tekinsiz bir dünyada “tuhaf bir tanıdıklık” onlara eşlik eder. Son kitabı Deccal’in Hatırı’nda  üstbaşlık Deccal’in  Hatırı altbaşlığı Sevinç Kuşları’na sanırım bu şekilde dönüşüverir. Deccal’in tekinsizliği ile sevincin karşıtlığının yarattığı tuhaf tanıdıklık yine bu kitapta da okurları beklemekte.
Mafya babası Deccal ile Komiser Hayri’nin anlamlandırılmaz bir şekilde kendilerini birbirlerine yakın hissetmeleri, Veysel’in Bayram’ı görür görmez vurulması, ardından AIDS olduğunu öğrendiğinde onsuz yaşamaktansa onun kanını kendine zerk ederek hastalığı kapma çalışmaları, Seher’in Berna için hayatını feda etmesi, Gülhan’ın Zila’ya aşkı.... ve daha nicesi dolduruyor Deccal’in Hatırı’nı. Sonsuz bir aşkla bağlılık tüm eseri kaplar. Aşk meselesi, Sezgin Kaymaz’ın eserlerinde ölüm kadar temel bir meseledir.
Aşk nedir? Kime neden aşık oluruz? Bunun kuralları var mıdır? Bu açıdan kuraltanımaz bir yazarla karşı karşıyayız. Eserlerinin çoğunda Mevlana’dan alıntılarla epigraflar yapan Kaymaz için aşk ne imkansızdır ne de imkanlı. Tekinsiz bir dünya aşk ile anlam kazanır. Nesneye, bitkiye, insana duyulan aşk, sonsuz bir merhameti içinde barındırır. Deccal’in Hatırı’nda merhamet en etkili duygu olarak ortaya çıkar. Tüm tekinsizliğe karşın aşk, merhameti mümkün kılar. Kendimizden başka bir kendi yaratarak bu şekilde karşımızdaki kendini anlayarak tekinsiz dünyanın içinde bir başka öteki dünya yaratma enerjisini kazanırız. Kaymaz’ın eserlerinde hayat kadar ölümün de bu kadar etkili olmasının sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Bu noktada Deccal’in Hatırı’nda tüm roman atmosferini kapsayan merhamet meselesine yeniden dönmek gerek. Merhamet, acımaktan çok daha farklı bir duygudur. Acımak, birinin diğerine üstünlüğünü barındırır. Oysa Kaymaz için özellikle aşk söz konusu olduğunda birinin diğerine üstünlüğü değil bir denge vardır. O, bu dengeyi her zaman gözetir. Üslubundaki hikâye anlatıcısı sıcaklığı ve “tanıdıklığı” da buradan gelmektedir. Çocukluğu boyunca öz amcası tarafından tacize uğramış, bedeninde bunun arazlarıyla dolaşan bir mafya babasının iyimserliği başka nasıl açıklanabilir? Herkesin deli dediği ama bilgisi ve yeteneği karşısında eğildiği Doktor Veysel’in sınırtanımazlığı da öyle. Romanın üç kahramanı: Deccal, Veysel ve Teoman. Aslında tüm “tuhaflıklarına” rağmen saygı gören kişiler. Deccal, mafya babası olmasına rağmen iyi, Veysel deli olmasına rağmen akıllı, Teoman ise aile yadigârı otorite ve tekdüzeliği bir kalemde silmeyi başarabilen bir rantçı. Ancak onlara getirilen eleştirilere rağmen hepsi başkaları üzerinde etki uyandırabiliyor. Bu durum da Kaymaz’ın hikâye anlatıcılığından bağımsız değil.
Hikâye anlatıcısı bir bilgedir, tecrübeleriyle görünenin aslında öyle olmadığını anlatır. Huysuz, uyumsuz ve tuhaf görünen bu kahramanların gerçekte kim oldukları başkaları tarafından da romanda anlaşılıverir. Aslında bu durum romanın tekinsiz evrenini yaratan tüm fahişeler, eşcinseller, travestiler, mafya babaları gibi alışılmadık kahramanlarıyla da pekiştirilir. Görünen nedir, peki ya gerçeklik? Hikâye anlatıcısının hayata dair sorduğu sorular karşımıza çıkar yeniden burada.
Geber Anne’de tekrar tekrar yapılan hatalar, gerçekliğin tekrar tekrar sorgulanmaya açılması meselesi Deccal’in Hatırı’nda da ortaya çıkıyor. Deccal aslında göründüğü gibi midir? Aşk aslında bize öğretildiği gibi midir? Hayat çoğunluğun yaşadığı dünyadan ibaret olmak zorunda mıdır? O halde gerçekliği kuran bir dünya vardır. Peki bu kurulu dünyada olmak zorunda mıyız? Tam da bu sorunun cevabının yeniden Sezgin Kaymaz’ın eserlerinde hayat-ölüm ve kurgusuzluğun hakim olduğu bir kurguda buluruz. Gerçekliğin “çoğunluk” tarafından kurulduğu bir dünyada öncelikle bu kurulu olmaya bir karşı duruş vardır. Kurgunun kendisine bir isyan ve oradan yükselen tekinsiz dünyanın ürettiği yeni bir gerçeklik. Tam da bu  noktada yeni bir gerçeklik arayışındaki yazarın hikâye anlatıcısı olarak ortaya çıkan üslubu ile Brecht’in epik tiyatro üzerine düşünceleri paralel gidiyor.  Hikâye anlatıcısı için geçmişin bilgisi ve tecrübe önemlidir. Tecrübe kuşaklardan kuşaklara aktarılmalıdır. Oysa kurulmuş/kurgulanmış bir gerçeklikte tecrübe önemsizleştirilir/değersizleştirilir. Sezgin Kaymaz, bu değersizleştirmeye sonuna kadar karşı çıkan bir yazar…


Bu  yazı için bkz. v  ”,İstanbul Art News (Edebiyat),sayı: 9,  Mayıs 2014, s. 86.

GÖLGE/SİZ VE HAYAL/SİZ BİR ŞEHİRDE -Murat Gülsoy’un Gölgeler ve Hayaller Şehrinde Romanı Üzerine-


GÖLGE/SİZ VE HAYAL/SİZ BİR ŞEHİRDE
-Murat Gülsoy’un Gölgeler ve Hayaller Şehrinde Romanı Üzerine-


Bir gemi yolculuğu ile Şarka doğru yolculuk yapmak. Gidilen yerin neresi olduğu önemli değil aslında, yolculuğun Şarka doğru olması önemli. Aşağıdaki sahneler biri Meşrutiyet öncesi diğeri Meşrutiyet dönemi iki yazarın eserlerinden Şarka varışın tasviri. Bunlardan ilki Mizancı Murad’ın Turfanda mı, Turfa mı? romanının kahramanı Mansur’un Paris’ten İstanbul’a gelişi:
“ Vapurların, yelken gemilerinin, odun ve kömür kayıklarının kesreti, etrafa hâkim Yuşa Tepesi hep aranılan Boğaz’ın, maksad-ı müntehâ-yı seyahatin (seyahatin sonunun) yakında olduğunu ima ederlerdi, lakin Boğaz letafet ve azametiyle henüz arz-ı endam etmemişti. Tahminen yirmi bir yaşında bir fesli delikanlı şafak vaktinden beri güvertenin üzerinde hazır bulunarak iki eliyle davlumbazın tel halatını sımsıkı tutmuş bulunduğu halde, azm ü tefekkürü (düşünceyi) ima eden derin siyah gözlerini ileriye atfetmiş ve güya mülahazat-ı zihniye (aklındaki düşüncelere) ve tesirât-ı hafiye-i felsefiyesine (felsefesinin gizli tesirlerine) mağluben kendisini ve etrafındakileri unutmuş duruyor idi” (7-8)
Ve bu da1912 tarihli Mahmud Sadık’ın Tekâmül romanındaki kahramanı Şefik’in Şarka ama bu sefer İstanbul’a değil Mısır’a girişi:
“Mehtap yok. Fakat Şarkın semavî sâfıyla gurubun reng-i âteşîni (ateş rengi)Bahr-ı Sefîd’in (Akdeniz’in ) mütemevvic sathında (dalgalı yüzeyinde) temaşasıyla (izlemekle) müteessirâne (üzgün) olmak mümkün olmayan inikasât (akisler) husule getirmiş idi. Bende bir levha-i hüzn-âver (hüzünlü tablo) teşkil etmiş idi. Mini mini çocukların bir muma karşı parmakları arasında döndürerek türlü türlü renkler, resimler seyrettikleri bir kaleydeskop gibi kuvve-i hâtıranın tedvir ettiği (aydınlattığı) kürre-i arz (yeryüzü) üzerinde, şemsin (güneşin) ziyâ-yı  hayat-bahşâsından (hayat saçan ışığından) muvakkaten iftirak eden (ayrılan) noktalarında, sema ile denizin birbirini der-agûş etmiş olduğu (kucakladığı) ufuk üzerinde her dakika bu âheng-i elvân (renklerin ahengi)  tebeddül ediyordu.” (18)
Gölgeler ve Hayaller Şehri’nde romanının kahramanı ise İstanbul’a girerken şöyle hisseder:
“Gemimiz ağır ağır Boğaz’a girerken kalbim heyecanla çarpıyor, çocukluğuma dair hatıralar, mezarında uyanan bir ölü gibi geriniyordu. Oradaydı. Her şeyiyle, tozlu yollarıyla, gıcırdayan tahtalarıyla, durmadan havlayan köpekleriyle, evlerden yükselen odun kokusuyla orada beni bekliyordu. Saint German kahvelerinde gövdemi gezdirirken benden çok uzak olduğuna emin olduğum geçmiş, işte elimi uzatacağım mesafedeydi. Bu şehir, benim Fuat olacağım yerdi.” (69)
Bu kahraman, Mahmud Sadık’ın kahramanı Şefik’in Mısır’a girdiği atmosferde neredeyse Mizancı Murad’ın Mansur’uyla aynı yaşta ve onunla aynı yerden Paris’ten İstanbul’a gelir. Kitabı ilk okuduğumda her iki kitabın açılışı birden aklıma geldi. Fuad’ın biraz da kendinden önce gelen ve kendinden sonraya devam eden bir neslin ürünü olduğunu düşündüm.
Murat Gülsoy’un romanının kahramanı yukarıda belirttiğim şekilde Mansur gibi Paris’ten İstanbul’a gemiyle gelir. Baba tarafından yarı Türk olan bu kahraman İstanbul’da kendi yolcuğuna çıkarken bir yandan da “melezliğinden” memnuniyetsizliğini her fırsatta dile getirecek, bundan ne kadar rahatsız olduğunu belirtmekten kaçınmayacaktır. Yarı Fransız yarı Türk genç bir erkeğin kendini bulmak, kaybetmek, toparlamak ve sonra yine dağıtmak, delirmek, akıllanmak ve tüm bunları anlamlandırma çabalarıyla dolu olan romanda en dikkati çeken özellik bir olgunlaşamama durumudur. Bu olgunlaşamamanın sebebi sanki kahramanın melezliğinden dolayı gibi görünür ya da yolculuğunun sonunda İstanbul’da gazetesi için haber yapmaya çalışırken birden İstanbul’un hikâyelerini toparlamaya çalışan birine dönüşmesini açıklayamaz.
İstanbul’a neden gelmiştir? Gerçekten para kazanmak için mi? Yoksa daha kendisi doğmadan önce ölen babasına dair izler bulmak için mi? Batıdan Doğuya doğru bu gidişte, coğrafya, mekân, kimlik, akıl/duygu, kalp/ruh, gerçek/hayal, gölge/düş gibi birçok unsur kahramanın zihninde, yaşadıklarında, gördüklerinde ama özellikle yaşadıklarının rüyaya dönüşmüş halleri ve bunları arkadaşına aktarma ve bu aktarmayla bir taraftan da gördükleri üzerine düşünceleri ve yorumlarıyla yolunu bulmaya çalışır. Peki gerçekten bir yol var mıdır?
Fuad’ın yolcuğu 1908’in hemen sonrasında tarihî bir dönem yaşayan İstanbul’a uzanırken babasının tabutuyla yolculuk eden Prens Sabahaddin ile tanışmasıyla başlar. Böylece ölmüş bir babanın yasını tutan ve onu vatanına götüren oğul, kahramanımızın ilk başta dikkatini çeker ki sonrasında yolculuğunun bu şekilde başlamasının anlamlı olduğu üzerinde düşünür, bunu hatırlar. Batıdan Doğuya yapılan bu yolculukta kendisinin melezliği ile İstanbul arasında bir benzerlik vardır aslında. Doğu ve Batı arasında yer alan bu şehir tıpkı kahramanımız gibi hem Doğu hem de Batıya dair birçok unsuru bir arada taşımaktadır, bu da onu esrarlı hale getiren unsurlardandır. Kendisi ise melez, kim olduğunu arayan, gerçekten kim olduğunu bulabileceği hakkında şüpheleri olan biridir. – Burada bir parantez açarak Meşrutiyet dönemi boyunca yapılan tartışmalardan birinin de melezlik olduğunu belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum- Doğuya yolculuk onun kendi içine, kendi hayatının bir parçasına yapılmış bir yolculuğa dönüşür ama bunun böyle olacağını, en azından İstanbul’da kendisini birçok yeni şeyin ama bu yeniliğin aynı zamanda kendi geçmişine dair de olacağının farkındadır. Tıpkı 1908 ile değişmekte olan Osmanlı İmparatorluğunun son durumu gibi.
Ülke ve kahramanın yazgılarının birleşmesi, Fredric Jameson’ın üçüncü dünya edebiyatı ve bu dünyaya ait edebiyatların bireyden bahsettiklerinde bile toplumdan bahsettikleri, yazgılarını ortaklaştırdıkları ve bu sebeple eserlerini alegoriye indirgemeleri tespitini akla getiriyor. Fakat yazarın bu göndermeyi oldukça bilinçli bir şekilde yaptığını düşünüyorum. Bunun en açık kanıtı ise kahramanını bir melez olarak kurgulaması. Aslında “hiçbiryere” ait olmayan, bir yere ait olmaya çalışırken bile bunu başaramayan bir kahraman bu yazgıyı birleştirmiyor, kendi yazgısını ülke üzerinden anlamlandırmaya çalışıyor. Bir tarafta padişah diğer tarafta özgürlük, her taraftan yükselen muhalif sesler, özgürlük sarhoşu insanların coşkusu, zaman zaman ortaya çıkan karmaşa sonrasında gelen karamsarlık ve hatta şiddet. Kahramanımız tüm bunları kendi benliğinde babasının kim olduğunu öğrenmesi, (babanın kim olduğunu özellikle yazmamayı tercih ediyorum) onun hayatı ile kendi hayatını birleştirme çabası, düştüğü boşluk, ona dair ilk öğrendiklerindeki coşku, babanın yazdıklarını okuduklarındaki şaşkınlık, sonrasındaki hayal kırıklığı, karamsarlık ve şiddet. Ülkenin yaşadıklarıyla onun yaşadıkları bir arayış içerisinden karmaşa ve histeriyle birleşiyor. Peki iyileşecek olan kim? Ya da gerçekten bir iyileşme mümkün mü? Veya daha önemli bir soru? İyileşmek gerekli mi? Belki de gerekli değil. Batının “hasta adam” olarak adlandırdığı bir ülke, deli ve evhamlı padişahlarıyla ayakta durmaya çalışırken gerçekten hasta mı? Özgürlük ülkeyi iyileştirmeye yetecek mi? Fuad kim olduğunu, babasının hastalığını öğrendiğinde gerçekten özgürleşmiş olacak mı? O halde bilmek iyileşmekle aynı anlama gelmiyor. Tam da bu noktada romanın anlatım tekniğinin önemli olduğunu düşünüyorum.
Sahaflar çarşısından satılan alınan Fransızca yazılmış bir defterin çevirmeni, sonrasında orijinalini kaybettiği bu defteri notlarla yayımlıyor. Ancak bir ara çevirisini yaptığı bu defteri unutuyor bile. Alex adlı bir arkadaşa yazılan mektuplardan ama yazılan mektupların deftere geçirildiği bir kitaptan oluşan bu eser, notlarla zaman zaman okura bilgi de veriyor. Defterdeki yırtıklar, atlamalar, okunamayan yerler, Latince ifadeler, resimler, şiir çevirilerine dair açıklamalar, metne anlatıcı tarafından eklenmiş kısımlar.
Kitabımızın kahramanı Fuad, yolculuğuna bir itirafla başlar. Fransa’da kimseye söylemediği melezliğini gemide bir yemek sırasında aniden herkese açıklayıverir. Böylece okurun karşısına çıktığında kendini saklayan birinin itirafına tanık olmakla kalmayız, bu itirafın arkasından geleceklere de hazırlanmış oluruz. Fuad, onunla birlikte yolculuk eden fotoğrafçı Marcel ile İstanbul’un ve onun hayatındaki pek çok önemli kişinin fotoğrafını çekecektir. Fakat bu önemli kişilerden birinin fotoğrafını çekmeyi hem Marcel hem de Fuad unutur: Isabell. Fuad’ın yolculuğu sırasında tanışıp aşık olduğu ve hep bir “melek” olarak adlandırdığı bu kadının fotoğrafını Marcel’e çektirmeyi akıl etmediğine zaman zaman üzülmekten kendini alamaz. Ancak burada da anlatının önemli bir ayrıntısıyla karşılaşıyoruz. Bir “meleğin” fotoğrafı çekilebilir mi? Melek zamansızdır, ölümsüzdür ve bedensizdir. Fuad’ın romanın sonlarına doğru tüm ülke üzerinde dolaştığını gördüğü melek gibi. Özgürlüğü simgeleyen melek gibi. Babasının çok sevdiği Namık Kemal’in hep bir özgürlük olarak tarif ettiği, Rüya’sında anlattığı gökyüzünden yeryüzüne inen kadın suretindeki melek gibi. Gölge, hayal ve gerçek arasında, ölüm ile hayat arasında uçup giden bir melek gibi.
Eserin adı olan Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, romana kaynaklık yapan birçok unsuru bir arada barındırıyor. Örneğin gölge, bir yandan ölüme, ölümün hayata dair bir izdüşüm olmasına, “rüyanın ikinci  bir hayat olmasına”, bir yandan oğula, babanın izdüşümü olan bir çocuğa, bir yandan da kim/lik’e gönderme yapıyor. Aynı şekilde hayal de melek ile birleşerek geçmiş, şimdi ve gelecek arasında dolaşmaya dair göndermeler taşıyor. Tüm bunlar delilik, afyon, esrar ve halüsinasyonlar ile de paralellik taşıyor ve tabii fotoğraflarla da. Fuad, Marcel’in çektiği fotoğrafları gördüğünde fotoğrafın aslında görünür olmayan birçok şeyi görünür kıldığını fark ediveriyor. Böylece zaman, hep bir arada olma hali, delilik ile akılın, hayal ile gerçeğin, ben ve bir başkasının hayatına dair izler, oradan oraya mekânın her tarafına oyulan izler haline dönüşüyor. Fuad’ın evlerinin bahçesindeki kuyuyu temizlemesi, bir süre o kuyuda kalması, evini tamir etmek istemesi hem o mekânda bir iz aramak hem de orada olduğuna dair bir iz bırakmak için. Babası hakkındaki gerçekleri öğrendikten sonra ona dair bir fotoğraf edinmeyi çok istiyor ama bulamıyor. Kitaplarında bulduğu izleri onun görüntüsüyle birleştirmeye çalışıyor. Yazdıkları da dünyada bir iz bırakma çabasına dönüşüyor. Ortaya çıkan eser de çevirmeninin kaleminden notlarla yaşadığı zamanın çok uzağında belki de kendisine çok benzeyen bir okurla buluşuyor.

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, 1908’in coşkulu ortamından bugüne birçok köprüler atan bir roman. Eserin kahramanı Fuad ise son dönem Türkçe edebiyatına klasik bir tat katıyor.
Bu yazı için bkz Kitap-lık, sayı: 175, Eylül-Ekim 2014, s. 104-106. 

Algan Sezgintüredi’nin Kahraman Merkezli Anlatısı: Maktulün Şansı


 Algan Sezgintüredi’nin Kahraman Merkezli Anlatısı: Maktulün Şansı


Algan Sezgintüredi Türkçede polisiye edebiyatın önemli ve iyi kalemlerinden biri. Nitekim şimdiye kadar yazdığı serinin üç kitabı ile bunu çoktan kanıtlamış durumda. Katilin Şeyi, Katilin Meselesi, Katilin Uşağı ve Katilin Şahidi’nden sonra Maktulün Şansı ile serinin beşinci kitabına ulaştık. Kitapların isimlerinden de görüleceği üzere şimdiye kadar katil’i başlığa taşıyan yazarımız bu sefer maktul’ü başlığa taşımış ki bu durumun neden böyle olduğunu kitabı okuduğunuzda anlıyorsunuz.
Maktulün Şansı’nda Nezih Dağdelen ve Ortakları Özel Araştırma Ltd. Şti. Dedektiflik Bürosu’nun iki çalışanı Vedat Kurdel ve Tevfik Dağdelen bu sefer arkadaşları avukat Seyfo’nun kendilerinden yardım istemesi üzerine işe koyuluyorlar. Kitap baştan sona Vedat’ın gözünden, gözlemlerinden, çıkarımlarından ve hatalarından yola çıkarak okuyucuya sunuluyor. Dolayısıyla aslında her şey onun imbiğinden süzülerek bizlere geliyor. Burada Algan Sezgintüredi’nin oldukça zekice bir anlatım tarzı bulduğunu itiraf etmek gerek. Kendisi, ortağı Tevfik ya da onun ifadesiyle Tefo’ya göre daha sıradan, ayrıntıları görme konusunda her ne kadar onun kadar becerikli olmasa da anlatma konusunda ondan daha becerikli olduğunu bu şekilde bize gösteriyor. Diğer taraftan romanda konuşmaların olduğu kesimde sadece Tefo’nun Armağan ile konuşma sahnesinde ve romanın sonunda Seyfo ile konuşmalarında bir imbikten geçirme söz konusu değil. Burada konuşmalar kahraman tarafından değil, müdahalesiz bir şekilde yazar tarafından okura sunuluyor. Romanda Vedat’ın içsesi de iki yerde ortaya çıkıyor ama bu içses kafası karışmış kahramanımıza pek de ilaç olmuyor, bu yüzden de gelmesi ile gitmesi bir oluyor. Zaten bu içsesin ortaya çıktığı yerlerde de daha önce sözünü ettiğim konuşmanın, kahramanın müdahalesi olmadan yazarın gözünden okura aktarılması gibi bir durum söz konusu değil. İçses de kahramanın müdahalesiyle karşılaşıyor. Bu anlatım tekniğinde alay, belirleyici bir unsur. Vedat’ın bazı nesnelerin isimlerini hatırlayamaması, insanlarla konuşmaları sırasında aslında onlar hakkında ne düşündüğüne dair cümleler, memleketin haline dair veryansınları, sevgilisine dair düşünceleri, “aynı lazımlığa” yaptıklarını söylediği kardeşten ötesi Tefo’nun yaşamıyla ilgili anlattıkları… Hepsi bu alaycı anlatının bir parçasını oluşturuyorlar. Diğer taraftan bu anlatının bir diğer rolü, okuru metnin içine çekmekteki ustalığı. Yazar, serinin beşinci kitabı olmasına rağmen, kendisi ve Tefo hakkında bize çok fazla bilgi vermeden, bu imbikten süzülen kahraman merkezli anlatım şekliyle kendileri hakkındaki bilgileri her tarafa yaymayı oldukça iyi beceriyor. Yine, bu şekilde romandaki asıl ipuçlarından da bizi fark edilmeyecek bir şekilde uzaklaştırıp ayrıntılarla uğraştırırken, okur olarak bu uzaklaştırmayı anlamamamızı da mümkün kılıyor. Kısacası, bu anlatım tarzıyla Algan Sezgintüredi’nin oldukça iyi bir iş çıkardığını belirtmek gerek.
Kahraman merkezli bu anlatım tarzı, polisiye romanın kendi anlatısıyla bir alayı da beraberinde getiriyor. Burada iki kahraman var ve anlatıcı Vedat, fakat Vedat ile Tefo arasında, Holmes ve Watson ilişkisinde olduğu gibi bir ilişkiden bahsetmek mümkün değil. Neden? Öncelikle buradaki ilişkide Tefo da Vedat da her ne kadar Vedat, zeki olanın Tefo olduğunu söylese de meslekî tecrübenin kattıklarıyla farklı alanlarda uzmanlaşmışlar. Tefo, ayrıntıları görme konusunda ustayken Vedat da insanları dinleme ve yanıltma konusunda uzman. Dolayısıyla ikisi birbirini tamamlar nitelikte bir halleri var. Oysa Watson ve Holmes ilişkisinde birbirini tamamlamaktan ziyade Watson, Holmes’ün okura aktarmak istediklerinin bir temsilcisi olarak ortaya çıkıyor. Bu eşitsiz ilişki Sezgintüredi’nin romanında kahraman merkezli, konuşmalar ve hatta içses dahil kahramanın imbiğinden süzülerek okura aktarıldığında eşit bir ilişki halini alıyor. Yazarın romanında anlatıcıyı bu şekilde konumlandırması bir konuşma edasını da beraberinde taşıdığından okurun metne daha hızlı bir şekilde nüfuz etmesini de sağlıyor.
Maktulün Şansı’nın başında yer alan Antre bölümü ayrıca üzerinde durulmaya değer bir bölüm. Agatha Christie’nin kitaplarında olayın geçtiği yeri kimi zaman planlarla gösterdiği kimi zaman da kahramanlarını tek tek birbirleriyle ilişkileriyle daha kitabının başında okurla tanıştırdığı bölümlerin tersine şiir(imsi) şeklinde yazılmış bu giriş bölümü, hem okurda ne ile karşılaşacağına dair bir merak uyandırıyor hem de kitabın anlatımına dair bir hazırlık niteliği taşıyor.
Romanımızın kahramanları Vedat ve Tefo, çocukluktan beri arkadaşlar, yedikleri, içtikleri ayrı gitmiyor. Katilin Şey’inde 35 yaşında, bir işte karar kılamamış Vedat’ın Tefo ile çalışmaya başlamasıyla gelişen ve diğer üç serüvende birlikte olan kahramanlarımız bu kitapta 40’lı yaşlarına erişmişler. Tefo, çoluk çocuk sahibi, Vedat ise bürolarının sekreteri Nilgün ile yaklaşık üç aydır birlikte. Romanda birbiriyle bağlantılı iki olay var. Arkadaşları Seyfo’nun eski bir arkadaşının oğlunun kaybolması ile kaybolan bu çocuğu araştırırken ortaya çıkan başka bir kayıp vakasının akıbeti kesişiyor. Sonun da ise olay, soruşturmalar, takipler ve tahminler sonucunda belirli anlamlarda açığa kavuşturuluyor. Fakat olayın giderek derinleşmesi, bir başka olayın daha işin içine girmesiyle romandaki gerilim giderek artıyor. Vedat ve Tefo’ya yardım eden eski hırsızlık çetesi mensubu Necmi ve arkadaşları izledikleri kişilere dair verdikleri ayrıntılarla onların işlerini kolaylaştırıyorlar. Diğer taraftan işin içine karışan özel harekat emeklisi baba ve polisin bile kolunun uzanamayacağı birtakım unsurların ortaya çıkmasıyla Vedat ve Tefo kadar okurun da merakı artıyor. Romanda, birbiriyle bağlantılı iki olay, bu iki olayın birbiriyle bağlantısı kadar, kayıp genç vakasının araştırılması da okurda merak unsurunun hep canlı kalmasını sağlıyor. Romana eski, yeni arkadaşlar kadar ulaşılan bilgiler sonucunda yapılan sorgulamalarla çok sayıda kahramanın girmesi de bu merak unsurunu perçinliyor, çünkü bir taraftan ne olduğunu merak ederken bir taraftan da kişilerin ne anlatacağını merak ediyorsunuz. Tabii her şey Vedat’ın gözünden ve konuşma edasıyla aktarıldığından onun neler düşüneceği, öğrendiklerini nasıl değerlendireceği de merak ettikleriniz arasında yer alıyor. Bu bağlamda Sezgintüredi’nin romanındaki kahraman merkezli anlatının işlevlerinden birinin bu merak unsuru canlı tutmak olduğunu da belirtmek gerek.
Sezgintüredi’nin romanında yarattığı Vedat tiplemesi, tıpkı serinin diğer kitaplarında olduğu gibi yine sıradan ama tabii giderek özel dedektiflik konusunda ehlileşen birine dönüşüyor. Bu ehlileşmeye rağmen kişiliğindeki vurdumduymazlığın da bir parçası olsa gerek içindeki amatör ruhun verdiği heyecan hiç kaybolmuyor. Bu da onu oldukça sahici ve bir o kadar da tanıdık kılıyor.
Maktulün Şansı, ilginç anlatım tekniği, alaycı üslubu ve sahiciliğiyle Türkçede polisiyeye ayrı bir zevk katan, her polisiyeseverin ilgiyle okuyacağı bir eser....

Algan Sezgintüredi, Maktulün Şansı, April Yayınları, 269sy.