20 Mayıs 2016 Cuma

Zaman, Dil ve Mekanik -Şule Gürbüz'ün Coşkuyla Ölmek Adlı Eseri Üzerine-



ZAMAN, DİL VE MEKANİK

-Şule Gürbüz'ün Coşkuyla Ölmek Adlı Eseri Üzerine-

Coşkuyla Ölmek

Şule Gürbüz bir dil ustası. Mesleği olan saat tamirciliğinin de dili üzerinde bir etkisi olmalı ki dili ince ince işlemek, yeri geldiğinde dile yap-taklar uygulamak konusunda son derece dikkatli ve titiz çalışıyor. Dil, onun elinde kurulan bir saat gibi zaman üzerinde tik tak’larla ilerliyor.
Gürbüz’ün dili incelikli işleyişinde zamanlar arasında gidip gelen bir yapı oluşturması önemli ve bunun en tipik örneklerinden biri olarak Coşkuyla Ölmek kitabı gösterilebilir. Bu kitapta yer alan dört hikâyede de Gürbüz, dört erkeği kendi dilleriyle anlatır. Ancak anlatılarda bu kahramanların söylemleri, söyleyişleri söylediklerinin önüne geçer:
“Pek eli sıkı biri sayılmam, niye öyle olayım ki? Ama verecek, verilenin kıymetini bilecek, minnet duyacak, aldığını iyi yere sarf edecek, hayırlı yerlere kullanacak, hayırla yâd edecek, verenle vermeyeni, nelere rağmen verenle, neleri olup da vermeyeni ayırt edecek insana rastlayamıyorum. Yoksa elbet veririm, vermez miyim?” (7)
 “Şimdi diyeceksiniz ki aklın olsa zaten oğul uşak sahibi olmazdın; ama bunu da kim diyecek, siz mi? Siz bunu diyecek diyebilecek adamlar olsanız ben bunları yazacak ıssızlıkta, mecburiyette olmazdım. Aslı bu. Ama hep de hakikat makamında gidecek değilim elbet bazen biraz kaykılacağım.” (39) (vurgular benim)
“Babam Refik İyisoy Kadıköy Moda’da doğmuş. Civarda bilinen bir Fransız okulunda liseyi bitirmiş. Ama ne Fransızca konuştuğunu ne bir şey okuduğunu görüp duydum. Hatta fikirleri hep lisan olarak Fransızcanın aleyhineydi. Öğrenileceğinden de, öğretilebileceğinden de şüphedeydi… Kalmaktan kastını da hiç tam olarak bilemedim… Zaten tuhaftır, her şeyi parça parça biliyorum da bildiğim ne, onu hala bilemiyorum.” (93)
“Eyüp çocukluk arkadaşımdır. Çocukken de sevmezdim. O bana bayılırdı. Ben muhabbetsizliğimi buna sebep pek belli edemezdim. Gerçi belli etmek nedir derseniz, şimdi bir şey derim, lafın sonu gelir. Bu Eyüp hafif çocuktu, ağırlaşarak hafifliği muhafaza etti, şimdi nedenini söylerim, ama bu neden beni de o hafifliğe itiverir. Anlamak dururken söylemek, bilmem ama sanki biraz iğretidir. Şimdi aynı delikten çıktık, aynı mahalleden ama ben kendimi onunla bir tutmam.” (143)
Coşkuyla Ölmek kitabında yer alan dört hikâyenin her birinin başlangıç paragraflarında doğrudan bir söylemle başlayan bir metin ile karşı karşıyayız. Burada söylemin kime dönük olduğu net değil, anlatıcı kahraman biz okurlarla mı, kendi kendisiyle mi yoksa karşısında hâlihazırda bir varmış gibi mi konuşuyor metnin devamından anlıyoruz. Nitekim kitapta yer alan hikâyelerde söylem, zaman zaman kahramanların kendi içlerinde bir konuşmaya, kimi zaman karşısındakine seslenmeye -ancak bu seslenme hiçbir zaman doğrudan seslenme değil kahramanın kendindeki düşüncelerden çarparak dışarıya akseder şekilde- kimi zaman suskunluklarla karşılanan dinleme hallerine, oradan bir başka düşünceye geçme şeklinde ilerliyor.
Yukarıdaki alıntılarda altı çizilen kısımlar anlatıyı şimdi’de yeniden kuran unsurları oluşturmakta. İlkinde bu kurgu geniş zamana şimdi ifadesi yüklenerek yapılıyor. Aslında verme üzerine kurulu anlatıda bir verme işleminin gerçekleşmeye yönelik isteksizliği herhangi bir şekilde verme isteği uyandıracak birine rastlamamakla ilişkilendirilip “rastlayamıyorum” şekline dönüştürülüyor. Çünkü şimdiki zaman ifadesi bir genellemeyle sağlanarak isteksizlik ifadesini bulup geleceğe dair de bir şey söyler hale geliyor. İkinci alıntıda yer alan şimdi ise anlatıcı kahramanın geçmişinden getirdiği bir zaman dilimini anlatısına geleceği destekler bir şekilde “şimdi diyeceksiniz ki” yerleştirilmesiyle sağlanıyor. Böylece şimdi burada geçmişten gelenin gelecek ile arasında bir durak noktası haline dönüşüyor.
Üçüncü alıntıda şimdi geçmişe dair bir anlatının bu kez birinci tekil şahıs ağzından konuşan birinin başka birini anlatmasıyla başlıyor. Dolayısıyla şimdi, geçmişle yer değiştirerek anlatıda yerini alıyor. İlkinde -duydum- ilk alıntıda olduğu gibi genellemeye yönelik bir anlatı ile geçmiş şimdide sabitleniyor, ardından bu şimdi -biliyorum, bilemiyorum- pekiştiriliyor.
Son alıntıda şimdi, ikinci alıntıda olduğu gibi geçmişten gelen ile geleceğe uzanan arasında bir durak şeklinde konumlandırılıyor.
Şimdi, ikinci ve üçüncü alıntılarda bir durak gibi görev yaparken, birinci ve dördüncü alıntılarda geçmişten geleceğe uzanan bir yapıyı bir arada taşıyor. Fakat her birinde ortak olan bir yap-tak işlemine tabi tutulmaları. Nitekim yazımın başında sözünü ettiğim Gürbüz’ün dildeki ustalığını gösteren yap-taklar olarak bahsettiğim de bu. Burada görüleceği gibi şimdi, aslında her seferinde başka bir şeyin yerine konuluyor. Şimdi bir durak vazifesi görüp sabitlendiğinde belirli bir zaman dilimi olmaktan çıkarak belirsizliğe, geçmiş ve geleceği aynı anda üstlenmeye başladığına ise geçmiş ve geleceğin işlevini ediniyor; şimdi olması gerekeni yerinden çıkarıp onu başka bir işlevle oraya yeniden takıyor. Bu aslında biraz, bir malzemenin başka bir malzemeyle yer değiştirmesi gibi.
Gelecek zaman da bu alıntılarda şimdi’de olduğu gibi bir yap-tak’a dönüşüyor. Alıntılanan metinlerde koyu harflerle gösterilen ve ilk alıntıda sürekli tekrar eden gelecek ifadeleriyle -acak, ecek- geleceğe dair bir şey söylenmiyor; anlatıda geleceğe dair işaretlerle geniş bir zaman dilimi kurguya taşınıyor; böylelikle anlam, geneli ifade eder bir hale bürünüyor.
Diğer alıntıda gelecek yine -acak, ecek şeklinde tekrar eder bir şekilde kurgulanırken bu kez geçmişi de içinde barındırır şekilde bir tahminden bahsedilip şimdi’de sabitleniyor. Böylece geçmiş işaretleri şimdiyi perçinler hale gelir. Bu tahmin durumu son alıntıda -gelir- şimdi’yi kasteder bir şekilde geleceği ifade ederek yine şimdi’yi sabitler. Üçüncü alıntıda ise geçmişe dair bir söylem içine yerleştirilen gelecek -öğrenilecek, öğretilebilecek- diğerlerinde olduğu gibi şimdi’yi sabitlemek için bir araçtır.
Alıntılardaki italik ile yer alan kısımlar ise belirsizliği sağlamak için kullanılan zaman dilimleridir. İlk alıntıda -veririm- aslında eylem gerçekleşmeyecektir, sadece gerçekleşmesine yönelik şartlar ileri sürülür. İkincisinde ise anlatıcı kahraman -kaykılacağım- anlatıda kendisinin konumuna yönelik bir ifadede bulunmasına rağmen bunun ne şekilde gerçekleşeceği muğlaktır. Üçüncü alıntıda muğlaklık güçlü bir şekilde verilir – bilemedim-. Son alıntıda -iğretidir- anlatıcı kahramanın bir durum karşısındaki tavrı herkesi kapsamayacak bir ifadeyle yer alır. Dolayıyla o da bir muğlaklığı taşır.  
Burada görüleceği gibi daha başlangıç paragraflarında klasik olarak geçmiş zaman geçmişi, şimdiki zaman şimdiyi, gelecek zaman geleceği yansıtmaz. Kendi klasik görünümündeki her bir zaman dilimi oradan çıkarılarak onunla aynı anlamı taşıyan başka bir zaman dilimiyle geri takılmıştır. Hikâyelerin söylem şeklinde yazılması, anlatıcı kahramanın konuşmaları, zihninden ve yaşamında geçenleri bir içdökümü şeklinde sunarak karşısında okur, kendisi vb. gibi bir başkasına hitap ederek yanına katması da söylemin kurgusal boyutta bir yap-tak’a eşlik etmesini sağlar. Gürbüz, klasik hikâye, roman vb. tür tanımlarının dışına çıkarak kahramanı, yazarın anlatısıyla değil kendi anlatısıyla, ama bu tür bir anlatının sürekli altını çizerek söylemde zaman yap-tak’larıyla gerçekleştirdiğini paralel bir şekilde kahramanı ve onun sesini her şeyin önüne koyarak kurgusal boyutta da yapar.

Sadece birkaç alıntıyla değindiğim Şule Gürbüz anlatısının formları altüst eden yapısıyla çok daha geniş bir incelemeye ihtiyaç duyduğunu belirtip bunun gerçekleşmesini dileyerek…

Not: Bu yazı Kitap-lık dergisinin Mayıs-Haziran 2016 tarihli sayısında yayımlandı. Ancak yazı bir kazaya kurban gittiğinden yazıda italik, altı çizili ve koyu harflerle gösterdiğim kısımların hepsi dergide italiğe çevrilmiş. Bu da yazıyı bağlamından kopardığından buraya asıl halini koydum. 

9 Mayıs 2016 Pazartesi

8 Mayıs 2016 Pazar

Resul Kimdir/Nedir? - Hüseyin Kıran'ın Resul'ü Üzerine-



RESUL KİMDİR/NEDİR?

Resul

“Edebiyat başlı başına ilişkilerle, danslarla, kır gezileriyle ve kazalarla ilgilenmek yerine manevi durumlarla daha fazla ilgilenmeye başlasa ne olurdu?.. Zihnin uzak köşelerinde farkında olmadan gerçekleşen gizli kıpırdanışlar, izlenimlerin hesaplanamaz karmaşası, hayal gücünün mercek altında görülen nefis yaşanışı, duygu ve düşüncelerin rasgele hareketi, kalbin ve beynin gidilmemiş yollarda yol bilmez iz bilmez seyahatleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmamız gerekiyor…”
Knut Hamsun

Edebiyatın zihnin işleyişi hatta zihnin işleyişine direnen bir bedende yeniden var olup kendine oradan bir bakış atma ihtimali sunma meselesi Hüseyin Kıran’ın Resul romanında kitabın baştan sona tüm meselesini oluşturuyor. Tabii mesele bu olunca Resul’ün kendini nasıl anlattığı, anlatmaya çalıştığı kimi zaman da susması ancak o sustuğu zamanlarda bile konuşmak, haykırmak için bir yol bulmaya çabalaması Kıran’ın metnini bir anlatma/anlatamamama eksenine dönüştürüyor.
Resul, Resul olan ben, Hafize Kadın, Hafize annenin kocası, Mahir, Işıl… Hiçbiri roman boyunca tam olarak betimlenip okurun gözleri önüne getirilmiyor. Her şey, tek bir şey dışında her şey muğlak: İşkence…
Resul yaşamaktan, yaşıyor olmaktan, bedeniyle zihni arasına konulan engellerden, köpekleşmekten, insanlaşmaktan, iç organlarına dokunup onu ele geçirmeye çalışan kimi zaman kendi kimi zaman başkası görüntüsündeki eziyetten hiçbir zaman ari kalmıyor.
Kendi bedenini bir ev/hapishaneye çeviren dışarısı ve kendi içi onu sürekli oyup bir başka şeye dönüştürüyor: Önce bir köpek sonra ise tamamen kendinden kendini icat ettiği bir heykel ve sonrasında nesnelere sıçrayıp onlara dönüşebilen bir madde… Kendisinden akışkan bir madde gibi bahsediyor sürekli. Bu yüzden bilinç ile beden arasında durmadan sınırlar çiziyor. Romanın sonunda kendisinden bir heykel ve sonra akışkan bir nesne yaratabilmesi belki de sonunda sırf bilinç olmayı başarabilmesi… Nitekim beden ve bilinç arasındaki bu ayrımın yaşamda bir sorun yarattığı da gerçek ve romanın daha başlangıcında bu ikisinin savaşı karşımıza çıkıyor: “Hiç tartışmadan bilmeden ölçmeden yaşamalı. Bir beden olarak. O zaman acı da olmayacak. Sadece yaşamak olacak. Acıyı işe karıştırmamalı, ya da eğer bilinci susturamıyorsak gövdenin yaşaması bastırılmalı; salt bilinç olarak kalmalı. Bilinç bedenden, beden bilinçten haberli olduğu sürece, birbirleri hakkında bildikleri düşündükleri eleştirebildikleri doğru buldukları yanlış buldukları değişmek ve değiştirmek istedikleri dışladıkları ve benimsedikleri olduğu sürece yaşamak zor.” (15)
Yaşamanın zorluğu romandaki anlatıcı karakterin anlatımını da zorlayan bir durum. Resul’ün anlatısındaki muğlaklığın kendini en çok hissettirdiği yerler bilincin silindiği veya anlatıcının zihninin karıştığı yerler. Anlatıcının zihninin karıştığı yerlerde sık sık anlatı birinci şahıs ve üçüncü şahıs arasında gidip geliyor. Burada genellikle önce 3. şahıs anlatıyla dışarıdan kendine bakıyor, sonra oradan kendine atlayarak içe, 1. şahsa geçiyor:
“Kadının yüzü katılaşıyordu Resul’ü süzdükçe. Düşmanca, kindar bir ifadeye büründü yemeninin çevrelediği yüz. Bir daha hiç unutamayacağı bir an yaşıyormuş gibi dikkatliydi. Buruşuyordu gitgide. Gitgide hırçınlaşıyordu hali tavrı, hemen bir iey yapılmazsa iğrenç bir noktaya dönüşecek, kıllı bir et parçasından ibaret kalacaktı. İçeri çekilip hızla çarptı kapıyı.
Peki, şimdi ne yapmalı? Yatağa dönecek… tatlı tatlı tatlı… ılık yumuşak saracak… hayır! Yok uykum ki! Acıkmış karnı. Ona yiyecek verecek. Yiyecek. Ekmek. Ben ekmeği ne zaman gördüm en son? Akşam, Şimdi?” (19)
Yukarıdaki alıntıda ve bir önceki alıntıda görüleceği üzere anlatıcının zihni karıştığında noktalama işaretleri bir anlam taşımamakta, sözcükler ardı ardına dizilmekte. İkinci alıntıda ise ikinci paragrafta kendisi, olanlar üzerine düşünmeye başladığında bulanıklaşan zihnin aksinde ilk paragraftaki anlatıcının keskin görüşlülüğü ve netliği, betimleyici tavrı öne çıkıyor. Nitekim romanın sonunda akışkan bir maddeye dönüşebilen anlatıcı karakter, romanda sürekli olarak sevimsiz bir şekilde anlatılan Mahir’in bedenine girdiğinde sadece bir et yığınından bahseder. Bilinç bile bu bedeni harekete geçirmeye yetmez. Burada Mahir, aynı zamanda anlatının üçüncü şahsa geçtiğinde dışarıdan gören, betimleyen, otoriter bakış açısının içeriye girdiğindeki pislik ve kofluktan ibaret bir et yığını olmasıyla yukarıdaki alıntıdaki ilk paragraftaki anlatıcının tutumuna da bir gönderme yapar. Roman boyunca anlatının sık sık yer değiştirmesi, bir gören ve bir duyan şeklinde nitelendirebileceğimiz iki anlatıcı arasında gidip gelmesi de romanın bu dönüşümün ilerleyen bir zincirdeki halkalar gibi yavaş yavaş gerçekleşmesiyle ilerleyen bir yapıya, aslında Resul’ün sonrasında dönüştüğü kendine dışarıdan bakarken içeriye girip kendi yaptığı katı bir heykel olmasıyla da paralellik gösterir.
Kendine bir ev, barınak, koza yapmak isteyen Resul’ün benliği, anne karnındaki bebeğin aldığı şekildeki pozisyonuyla bir yeniden doğuş gerçekleştirme çabasının kendisini de bertaraf eder. Çünkü kabuk bağlayarak korunmaya çalışmasına rağmen bilinç ve beden uyumsuzluğu bu yeniden doğuşu sekteye uğratmakta, ancak dönüşümü, bir başka varlığa, unsura transfer olmayı mümkün kılabilmektedir. Köpek olarak yaşadıkları, hissettikleri ve duydukları bir yeniden doğuştan çok zorunlu/gönüllü dönüşümün bedende yarattıklarını gözler önüne serer. Anlatıcı bize her şeyi bir köpek bilincinden anlatmaya başlar; köpekliğin bedenindeki izlerine, bilincin izlenimlerinden daha sonra ulaşırız. Bu şekilde, anlatı bir sonraki aşamaya hep, birden geçiriliyormuş gibi gösterilmesine rağmen bir yavaşlık hatta zaman zaman duraksamalar da edinilir. Bu duraksamalar zihnin iyice bulanıklaşmasıyla yavaşlıktan hızlılığa doğru terfi edecektir: “Önce bir cam duvara kadar yüzüyor sonra küçük kanat hareketleriyle dönüyor diğer duvara ulaşıyor sonra küçük kanat hareketleriyle dönüyor diğer duvara ulaşıyor sonra küçük kanat hareketleriyle dönüyor diğer duvara ulaşıyor sonra küçük kanat hareketleriyle dönüyor hep aynı şeyleri yapmanın sonsuz boşunalığının eriten rahatlatıcılığı; hep aynı yemi yemenin hep aynı saatte verilmiş ki – aç kalmak yoksa hiç, nasıl doyulur?- sonra hep aynı boyalı kayanın delikli girintilerini .” (31)
Kendinin bedenden koparmak, bu koparmayı sağlamak için yaşamda soluk almaksızın debelenmek ve sonunda Daire’nin ya da “dairenin” içinde hapsolmak, oradan kurtulmaya çalışmak, bir ben olmak, ağacın toprağında kendine bir yer bulmaya çalışmak… Bunların hem tek tek hepsi hem de bir arada hepsi Resul… Dişlemek, yutmak, soğurmak, sindirmek, kanamak, yemek… Bu eylemlerin aynı zamanda edilgen tüm halleri.... isteği ve kaçma, uzaklaşma durumları…
Bu yazı, Resul için sadece bir başlangıç… Hüseyin Kıran, Resul ile Türkçe edebiyatın ender kitaplarından birine imza atmış. Okurunu çok düşündürecek bir roman Resul


 Bu yazı İstanbul Art News Edebiyat'ın Nisan sayısından yayımlanmıştır. 

22 Nisan 2016 Cuma

Açık Radyo Kayıtları 51: Selim Gümüş


23 Nisan Çocuk Bayramı için bu hafta programda bir yazarla değil minik bir okurla sohbet ettik.

Program kaydının linki:

https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat21.04.2016


17 Nisan 2016 Pazar

22 Mart 2016 Salı

Soğukkanlı ve Karanlık Bir Roman: Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek



Soğukkanlı ve Karanlık Bir Roman: Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek


Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek

Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek, Harun Candan’ın ikinci kitabı. Ve kitabımızın ilk cümlesi ile son cümlesi aynı: “Bir hikâye daha bitti diye düşündüm.” Nitekim kitabın başlangıcındaki bekleme sahnesi ile sondaki bekleme sahnesi de birbirine benziyor. Hatta ilk sahnede karşılaşılan karakterlerden biri olan tacire bu son sahnede de rastlanıyor.
Kitapta, dikkati çeken ilk unsur, kitabın karanlık atmosferi. Bir banka müfettişinin teftiş için gittiği adadaki üç gününü anlatan eser, bu banka müfettişinin adadan ayrılmasına ramak kala başına gelen bir olay ve sonrasında adadan ayrılmasıyla sonlanıyor.
Karısı ile yeni evlenmiş, ancak evliliğin ona çok da uygun olmadığını anlayan bir banka müfettişi yağmurlu bir günde kendisini bir adaya doğru yol alırken bulur. Gemide karşılaştığı Cihan isimli tacir ve adını bilmediği, kendisinden sigarasını yakmak için çakmak isteyen güzel bir kadının etkisi altında indiği adada, kapkaranlık bir ortamla karşılaşır. Aslında ortamın kapkaranlık olması tam da baştan sona kadar romana hâkim olan atmosferle paraleldir. Çünkü roman boyunca her şey karanlıkta başlar, tüm adada elektrikler kesildiğinden her taraf karanlıkta kalmıştır ve roman da karanlıkla sonuçlanır. Diğer taraftan bu karanlık sadece romanın atmosferini etkilemez aynı zamanda romanda bir metafor olarak da ortaya çıkar.
Romanda müfettişin tacirle konuşması ve sonrasında gemide fark edip etkilendiği kadını bankada görüp onunla birlikte vakit geçirmeye başlamasıyla bu ilişki üzerine yavaş yavaş dikkatimiz çekilirken birden hiç beklemediğimiz bir başka olayla karşılaşırız. Gerçi bu olayın hazırlayıcıları olarak arada sırada müfettişi takip eden siluet, gemide karşılaştığı ve sonradan bankada tanıştığı Aslı’nın sık sık arabadan, oturdukları restoran ya da evden dışarı bakmasıyla okur olarak bir başka olayla karşılaşacağımıza dair izlenimler ediniriz. İşte tam bu sırada müfettişi takip eden Theo ortaya çıkar. Yarı-meczup Theo’nun ortaya çıkışı yazarın bizi bu kitabın asıl meselesini oluşturacak olaya da hazırlığın son noktası olur. Buradan itibaren romanın yavaş ilerleyen temposu hızlanır ve asıl olay ile karşı karşıya kalırız.
Asıl olay nedir?
Asıl olay, müfettişimizin Aslı ile onun evinde kaldığı gece, gecenin bir vakti uyandığında bir cesetle karşılaşmasıdır. Üstelik Aslı da elinde bir silahla durmakta ve katil olduğunu söylemektedir. Sonrasında mecburi bir işbirliğine girişirler: Fakat bir başka olay daha vardır:  Adadaki kiliseden kaybolan, çok yüksek fiyatlara satılması kuvvetle muhtemel tarihî bir İncil çalınmıştır. Bu iki olay birbiriyle bağlantılı mıdır, eğer öyle ise bunların arasında nasıl bir bağlantı vardır? İşte romanda her şeyin karanlık bir atmosferde geçmesiyle bu olaylar arasındaki bağlantı(sızlık)lar arasında da bir paralellik sağlanmış.
Müfettişin kafasında aslında hiçbir şey tam olarak yerli yerine oturmuyor. Biraz önce de belirttiğim gibi her şey Aslı’nın elinde bir silahla bulunmasına kadar yavaş yavaş akarken birden hızlanıyor; sonrasında Aslı birden bambaşka birine dönüşüyor. Sadece Aslı değil ondan oldukça etkilenen hatta geleceğe dair hayaller kuran müfettiş de bu cinayet anından sonra başka biri oluveriyor. Aslı’nın tehditkâr konuşmaları, müfettişin ondan kurtulma çabaları da aniden gerçekleşiveriyor. Yavaş yavaş ilerleyen romantizm dolu anlar, cinayetle birbirinden kurtulma hikâyesine dönüşüyor.
Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek yoğun bir atmosfere sahip. Atmosferi yoğun romanlarda kişilere dair ayrıntılar, betimlemelerden çok eylemlerle verilir. Nitekim Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek’te de durum böyle. Yazar, karakterleri mümkün olduğunca betimlemelerden kaçınarak eylemli ve tabii çok da fazla konuşmayan fakat derin düşüncelere dalmaya meyyal kişiler olarak göstermiş. Böylece onların sigara içişlerinden, sandalyede oturma biçimlerine, kadeh tutuşlarına kadar ayrıntılarla atmosferin yavaşlığına katkıda bulunulmuş. Öyle ki bu eylemliliklere rağmen Aslı’nın işlediği cinayette sadece seyirci konumunda kalmamız, yani bir eylemi halihazırda değil de ertesinde; işlendikten, eylem bittikten sonra görmemiz romandaki atmosferde bir duraklama anının da başlangıcına işaret ediyor. Çünkü yazar bu duraklamadan sonra olayları yine karanlıkta bırakıyor ama o zamana kadar eylemlilikleriyle verilen karakterlerin seslerini, diyaloglarını öne çıkarıyor: Silah patlıyor ve aksiyon başlıyor. Ancak bildiğimiz anlamda bir aksiyon başlangıcı değil bu. Karanlık, yine karanlığını hüküm sürdürürken karanlıkta patlayan silahla derinleşen başka bir karanlık bizi karşılıyor. Karanlığın derinleşmesi karakterlerin özellikle de başkarakterimiz müfettişin eylemliliği ve eylemsizliğiyle de paralel bir durum sergiliyor. Romanın başından itibaren kendisi dahil adaya doğru yol alırken karısıyla gerçekte neden ayrılmak istediğini bilmeyen bu karakter, sadece bunu değil aslında hiçbir şeyi tam olarak kavrayamıyor. Aslı’nın elindeki silah, kilisedeki papazın anlattıkları, kaldığın oteli sahibi hakkında söylenilenler, gemide karşılaştığı tacir… Hepsi hakkında öyle ya da böyle bir fikri var ama tam olarak kavrayabildiği bir şey yok. Kavramak için bir çaba harcadığı da söylenemez. Zaman zaman zihninden kavramaya yönelik düşünceler geçse de bunlar üzerinde çok fazla odaklanmıyor. Cinayet olayında bile ilk düşündüğü ve eylemleri durumdan kurtulmak üzerine; cinayet sebebi ve nasıl gerçekleştiği hakkında çok kafa yormuyor. Zihni ve bedeni çabuk yoruluyor, bazı ayrıntıları kolaylıkla yakalıyor ancak onları birleştirmekle çok fazla uğraşmıyor.
Baştan beri kendi düşünceleriyle, istekleriyle; kısacası daha çok kendisiyle meşgul olan banka müfettişi; işlenen bir cinayetin ardından adayı terk ederken her şeyi rahatlıkla geride bırakmaya hazır. Olaylar karşısında giderek daha tepkisiz ya da soğukkanlı bir hale bürünen bir toplum olmamız da bunda etkili olsa gerek. Kitap boyunca karanlık ile birlikte ilerleyen soğukkanlılık, karakterlerin eylemliğine dikkat çekmede özellikle etkileyici oluyor. Cinayet gerçekleştikten sonra sözlerin öne çıkmasıyla eylemliliğin geri çekilmesi de bu yüzden: Var olan atmosferin soğukkanlılığını özellikle vurgulamak. Zaten kahramanımız da bir şeyleri çözmeyi hiç vaat etmiyor okuruna. Tek istediği arkasına bakmadan kaçıp gitmek… Kendini kurtarmak….
Yağmur Dinecek Kimse Bilmeyecek, karanlık ve soğukkanlı atmosferiyle oldukça farklı bir roman. Polisiyenin sınırlarını zorlayan, ona yeni ufuklar açan bir eser…

        Cumhuriyet Kitap ekinin 1 Mart 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

1 Mart 2016 Salı

Günü Kurtarmanın Kahramanı: Dünyanın Leşleri



 

Günü Kurtarmanın Kahramanı: Dünyanın Leşleri

 

Suat Duman son kitabı Dünyanın Leşleri ile karşımızda. Birbirinin devamı niteliğindeki üniversite öğrencisi kahramanın yer aldığı Cinayet Mevsimi ve Müruruzaman Cinayetleri’nden sonra bu kez ondan çok daha farklı, yeni bir kahraman karşımıza çıkıyor.

Hapisten yeni çıkmış, “belalı”sının elinden kurtardığı bir kadın ve onun etrafındaki olayların anlatıldığı Dünyanın Leşleri’nde anlatının arka fonuna gezi olayları da eşlik ediyor. Bu nokta önemli zira kahramanımız tesadüf eseri olayların içine düşüyor ve romanın asıl olay örgüsü gezi olayları sebebiyle bir aksamaya uğramıyor. Dolayısıyla gezi olayları romanda başat bir unsur olarak durmuyor, olay örgüsü içinde ne kadar yer kaplaması gerekiyorsa o kadar yer kaplıyor.

Dünyanın Leşleri’nin kahramanı hukuk fakültesi terk, ablasını darp ettiği için hapse girmiş, belirli bir işte sabırlı bir şekilde çalışmak yerine günü ve kendisini kurtarma peşinde, dünyanın hallerini çok da fazla takmayan, fakat karşısına fırsatlar çıktığında bunları değerlendirme isteği kadar kendine has bir gurur anlayışına da sahip, deyim yerindeyse serseri bir tip. Bu tip bana Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı romanlardan biri olan Hey Kahpe Dünya’nın kahramanını hatırlattı. İyi ve varlıklı bir ailede büyüyen bir çocuğun kendisine verilen değerleri reddedip sokaklarla tanışmayı ve sokakların ona bir hayat bahşetmesini tercih etmesi gibi Dünyanın Leşleri’nin kahramanı da hukuk fakültesi bitirip gündelik hayatın sıkıcı atmosferinin çarklarında dönmek yerine bir nevi içinden geleni yapmanın peşine düşerek benzer bir yol izliyor.

Roman boyunca her şey bize kahramanımızın gözünden anlatılıyor. Kimi zaman onun zihninden geçenleri de görebiliyoruz ama bu zamanlar sınırlı. Zihninden geçenlerin ortaya çıktığı yerlerde kendine dair düşünmeler ve akıl yürütmeleriyle karşılaşıyoruz. Aslında roman, akıl yürütmelerden çok hızla devam eden bir olaylar silsilesinin arka arkaya başka başka karakterler tarafından kahramanımıza aktarılması şeklinde ilerliyor. Dolayısıyla olay örgüsü içeriden görüşle örülmesine rağmen bu görüşü destekleme yolu olarak romandaki diğer karakterlerin konuşmasının onda yarattığı izlenimlerden yararlanılmış. Bu şekilde sadece tek bir anlatıcı karakter kullanımının yarattığı bakış açısı darlığının yerine okurlara yeni pencereler açmak hedeflenmiş gibi görünüyor.

Kurgu oldukça hızlı bir şekilde ilerlerken karşımıza kahramanımızın sevgilisi Nina’nın eski belalısının çıkmasıyla olayların birden yön değiştirmesi söz konusu oluyor. Tam da bu noktada bana kurguda bir aksaklık var gibi geldi. Belalının ortaya çıkışının bir  tesadüf olması, öncesinde Nina’nın başlatıcısı olduğu olay örgüsünün devamını sağlama görevinin dışına çıkan bir görev üstleniyor.  Elde edilen hard disk’in bu belalı ve arkadaşlarına bırakılması da olaydaki tesadüf unsurunu ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim olarak yer alsa da bunu tam olarak sildiğinden bahsetmek biraz zor.

Kahramanımızın ablasını darp etme sonucu hapse girmesine paralel olarak onu karakolda döven iki polisin peşine düşmesi var. Bu polislerden biriyle bir kere ikisiyle bir arada ise bir kez gezi parkı olayları sırasında karşılaşıyor. Polislerden intikam almak ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse kendisine yapılanı onlarda yaşatmak için çabalar veren kahramanımız sonunda bu isteğini gerçekleştiremiyor.

Polisiyelerde başkahramanı yakından tanıtmak için asıl olay örgüsünün içinde ikincil olay örgüleri üretilir. Burada gezi olayları ve polisleri yakalama asıl olay örgüsünün yanında başkahramanı daha yakından tanıtmak için kullanılan unsurlar. Bunlardan ikincisi, polisleri bulma ve cezalandırma, kurguda sadece başkahramanı daha yakından tanıtmak gibi bir işlevi üstlenmiyor, ayrıca asıl olay örgüsünde başat bir unsura da yine tesadüfen dönüşüveriyor. Polislerden birinin Nina’nın apartmanından çıkarken görülmesi bunun ispatı. Ayrıca baştan beri kahramanımızın bu polislere dair anıları ve onları yakalama arzusu da böylece bir süre sonra asıl olay örgüsünde de bir rol üstleneceklerine dair biz okurları hazırlıyor. Romanda merak unsuru her zaman canlı tutulmuş ve bu karakterin çizimindeki gerçekçiliği güçlendirme konusunda da işlevsel bir unsur olmuş. Çünkü kahramanı da sayfalar ilerledikçe tanıyoruz, olayların gelişimiyle birlikte ona dair bilgilerimi de giderek artıyor.

Suat Duman’ın kahramanı eril özellikleri ortaya çıkarılmış, gündelik hayatın dayatmalarına karşılık kendi istediği hayatı kurmaya çalışan, neredeyse bencil bir tip. İstediği tek şey var: Hayatında ne yaşamak istediğinin kendi elinde olduğunu bilmek. Bu kahraman, yazımın başında da belirttiğim gibi Suat Duman’ın daha önceki kahramanından çok farklı. İlkinin naifliği burada yerini kurnazlığa bırakmış. Diğer kahramanın doğrudan politik bir karakter olarak çizilmesine karşılık burada bizzat hayatın kendisine bakışıyla minör politika alanından seslenen bir karakter çizilmiş. Bu karakter yeni bir polisiye dizinin habercisi olabilir ve umarım olur. Suat Duman’dan yeni bir polisiye okumayalı epey olmuştu, sonrakine bu kadar beklemeyeceğimizi umut ederek, yeni kahramanına bol şanslar diliyorum.

Bu yazı, Cumhuriyet Kitap dergisinde yayımlanmıştır.