28 Ocak 2016 Perşembe
Açık Radyo Kayıtları 40: Ceyhan Usanmaz
Bu programda Sabit Fikir'in genel yayın yönetmeni Ceyhan Usanmaz ile edebiyatımızın 2015'ini değerlendirdik.
Linki aşağıda:
https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat28.01.2016
27 Ocak 2016 Çarşamba
Açık Radyo Kayıtları 39: Nermin Yıldırım II
21/01/2016 tarihinde Nermin Yıldırım ve Yağmur Yıldırımay ile yaptığımız programın linki:
https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat21.01.2016
14 Ocak 2016 Perşembe
Açık Radyo Kayıtları 38: Nermin Yıldırım I
14/01/2016 tarihinde Nermin Yıldırım ile Açık Radyo'da yaptığımız kaydın ilk bölümü:
https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat14.01.2016
4 Ocak 2016 Pazartesi
Açık Radyo Kayıtları 36: Tuncer Erdem I
Tuncer Erdem ile 31/12/2015 tarihinde Açık Radyo'da yaptığımız kaydın ilk bölüm linki:
https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat31.12.2015
https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat31.12.2015
Açık Radyo Kayıtları 37: Tuncer Erdem II
07/01/2016 tarihinde Açık Radyo'da Tuncer Erdem ile yaptığımız kaydın devamı:
https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat07.01.2016
24 Aralık 2015 Perşembe
Açık Radyo Kayıtları 35: İsahag Uygar Eskiciyan
24/12/2015 tarihinde Açık Radyo'da İsahag Uygar Eskiciyan ile yaptığımız kaydın linki:
https://archive.org/details/GununGuncelin24.12.2015
18 Aralık 2015 Cuma
Açık Radyo Kayıtları 34: Hakan Bıçakcı III
17/12/2015 tarihinde Açık Radyo'da Hakan Bıçakcı ile yaptığımız
kaydın üçüncü bölümü:
https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat17.12.2015REC27.11.2015
10 Aralık 2015 Perşembe
Açık Radyo Kayıtları 33: Hakan Bıçakcı II
10/12/2015 tarihince Hakan Bıçakcı ile yaptığımız kaydın ikinci bölüm linki:
https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat10.12.2015REC27.11.2015
3 Aralık 2015 Perşembe
Açık Radyo Kayıtları 32: Hakan Bıçakcı I
03/12/2015 tarihinde Hakan Bıçakcı ile Açık Radyo'da yaptığımız kaydın
ilk bölümünün linki:
https://archive.org/details/GununGuncelinEdebiyat03.12.2015REC27.11.2015
27 Kasım 2015 Cuma
Açık Radyo Kayıtları 31: Doğu Yücel II
Doğu Yücel ile Açık Radyo'da 26/11/2015 tarihinde yaptığımız kaydın linki:
https://archive.org/details/gununveguncelin_26-11-2015
20 Kasım 2015 Cuma
Açık Radyo Kayıtları 30: Doğu Yücel I
19/11/2015 tarihinde Açık Radyo'da Doğu Yücel ile yaptığımız kaydın linki:
https://archive.org/details/gununveguncelin_19-11-2015
12 Kasım 2015 Perşembe
Neslin Devamına Ağır Bir Darbe: Gözlerini Kaçırma
Neslin
Devamına Ağır Bir Darbe: Gözlerini Kaçırma
“Gözlerini
Kaçırma”, Irmak Zileli’nin ikinci romanı. Kadın yaşamının derinliklerine bir
yolculuk niteliği taşıyan bu roman, bir kadının zihninden akıp gelenlerle
kurulu olmasıyla ayrıca ilginç bir yapı da arz etmekte.
Roman
kahramanı Didem’in “sen” yani ikinci tekil şahıs ağzından kaleme alınmış bu
anlatıda kurguyu, onun zihninden geçenler oluşturur. Bu zihinden geçenler zaman
zaman Didem’in içsesi zaman zaman rüyaları zaman zaman da bilinçakışıyla
verilir. Didem’in erkek dünyası, kadın dünyası ve dahası dünya hakkındaki
düşünceleri, onlarla birlikte yaşama değil ancak mücadele etme biçimi de onun
zihninden kurguya giden bir yol halini alır. Aslında anlatının bu şekilde
kurulmuş olması, yazara iki açıdan kolaylık sağlıyor: İlki “sen” hitabıyla bir
mesafe yaratırken okuru zihninin içine sokması ikincisi ise zihnin sarmallarına
davet ederek aynı zamanda bu mesafeyi daraltabilmesi. “Sen” hitabının
kullanımına romanlarında sıklıkla rastladığımız Ayhan Geçgin’den farklı bir yol
seçiyor Irmak Zileli. Geçgin’in romanlarındaki “sen” hitabı her zaman bir
mesafeye gönderme yapıyor. O mesafenin azalması için yavaş yavaş kahramana
yaklaşmak, onunla birlikte yürümek gerekir. Oysa Irmak Zileli bu hitabı daha
romanının başında “başka” bir kadın yaşamı anlatısına davet niteliğiyle
kullanıyor. Şöyle ki kitabının adı “Gözlerini Kaçırma”. Yani biz okurlara demek
istiyor ki “gözlerini kaçırma”. Çünkü anlatacağı bu yaşam, ki kadının adı da
“didem” (dide: göz demektir), genelgeçer kabullerle yaşanılan bir yaşam değil.
Bu göz, bize başka bir kadının yaşamını belirli bir mesafeden, daha doğrusu
alışılagelenin dışında bir gözden anlatacağını özellikle ifade etmek, hatta
bunu vurgulamak için seçilmiş “sen” hitabıyla birleşiyor.
“Sen”
hitabının zihnin sarmalarından bir yol açarak anlatıdaki mesafeyi kısaltması
ise anlatıya başka unsurların eklenmesini beraberinde getiriyor. Şu örneği
inceleyelim: “İlk sevgilinden epey umutluydun aslında. Gerçi, yolun başındayken
herkes umutlu olur. Görmüş geçirmişler acemilere bıyık altından güler o yüzden.
Bırak derler yanındakilere, hevesini alsın, dokunma. Emekli olmalarına az
kalmış memurların çalıştığı devlet dairesinde bir yeni mezundur umut. Heves de
onun goygoycusu.” ( s. 21) Anlatı önce sen ile başlayıp sonra bir genellemeye,
yolun başında herkesin öyle olmasına; ardından ise bu genellemeyi yaşayan diğerlerine
dönüyor. Sonrasında yeniden şahsileşerek genellemeyi bu kez betimleme aracılığıyla
bir başka genellemeye dönüştürüyor. “Emekli olmalarına az kalmış memurlar”
“yeni mezun umut” ile birleşirler. “Sen”
hitabının mesafesi bir uzak bir yakına dönüyor böylece. Irmak Zileli’nin
anlatısında benzeri birçok örnek bulmak mümkün.
Anlatıdaki
mesafenin sürekli değiştirilmesinin konuyla da yakından bağlantısı var. Üç
nesil kadının hayatlarının anlatıldığı bu romanda, bu kadınların birbirleri
arasındaki yakınlıklar da öyledir: Kâmile, Hicran ve Didem. Birbirlerine
uzaklıkları fazla olmasına rağmen zaman zaman da şaşırtıcı bir şekilde hatta
ummadıkları yakınlıklarla karşılaşabiliyorlar. Annelerinin hiç beklemedikleri
anıları, benzer zamanlarda benzer tepkiler vermeleri bunlardan biri mesela.
Evden kaçıp annesinin kendisini bulmayan kızın yaşadıkları… Ama durum ve
beklenti aynı olmasına rağmen tecrübe farklılaşıyor. Kız tam annesiyle ortak
bir tecrübede buluştuklarını sandığında buluşmayla değil yeni bir ayrışmayla
karşı karşıya olduğunu fark ediyor. Benzer bir durum hep kitaplara sığınan annesinin
kitaplarından birini okurken karşılaştığı fotoğrafında da var: “ İlk
sorgulamayı kitaplarından birini gizlice eline aldığında yaşamıştın. Bir ayraç
gibi düşüvermişti fotoğraf. Ayraç olarak kullanıyor olamazdı, bitmiş kitaplar
arasındaydı. Kitabın adı ile düşen fotoğraf nasıl da uyumluydu. Fotoğraftaki
kadın ışık doluydu. Siyah beyaz olmasına rağmen… Kapağına yeniden baktın
kitabın: Kadının Işığı. Elindeki
fotoğraf bu kitabın kapağı bile olabilirdi. Trabzan demirine tek ayağı yerden
kesilecek şekilde oturmuş olan annendi. Annen olmasına rağmen, evet, buna
rağmen ışık doluydu. O güne dek annenin yüzünde hiç görmediğin bir kahkaha
vardı. Başını arkaya doğru atmıştı. Gülümsemek değil bahsettiğin, kahkahasını
duyduğunu bile söyleyebilirsin. Kadının ışığı buradan geliyor olmalıydı. Anneni
bir kadın olarak tanımlamak ilk kez o gün gelmişti aklına.” (s.50)
Bu
alıntıda kahramanımızın annesiyle fotoğrafa dair düşünceleri ve fotoğrafta
gördüklerinin zihnindekilerle birleşmesiyle mesafe bir ileri bir geri şeklinde
artıyor ve azalıyor. Nitekim daha romanın başından itibaren Rüya adlı bir kıza
sahip bekâr bir annenin kızına okuduğu masal epigrafıyla açılan roman, anlatı
boyunca Rüya’ya ne olduğunun ya da bir şey olup olmadığının, aslında tüm
anlatılanın bir rüya olup olmamasıyla birleştiriliyor. İşte tam bu noktada bu
mesafe kontrolü biraz sendelemeye başlıyor. Bir annenin kendi çocuğunu öldürüp
öldüremeyeceği ve daha önce anneannenin kendi çocuğunu yanlışlıkla veya bilerek
öldürüp öldüremeyeceği anlatı boyunca askıya alınırken romanın sonunda bu askı
kopuyor. Mesafe kontrolü de bu noktada sekteye uğruyor.
Annelik
ve kadınlık arasındaki mesafenin, arkadaşlarımızın kocalarıyla, babalarımızla,
sevgililerimizle mesafelerin nasıl ne şekilde kurulacağı, kurulması gerektiği
romanda kahramanımızın fantezileriyle, cinselliğiyle, rüyalarıyla ve
gerçeklikle; daha doğrusu birbiri içine geçmiş bir şekilde anlatılıyor. Bekâr
bir anne olarak bir kız çocuğu dünyaya getirip onu annesi dışında bir başka
kadınla, ama yine eşit bir ilişki içinde olmadığı bir başka kadınla, okuldan
bir öğrencisiyle büyüten Didem’in gelgitleri de bu mesafelerle örülmüş romanda
önemli bir ayrıntı. Kendi kızına karşı hissettikleriyle onu birlikte büyütmek
için seçtiği kadın arasında kurduğu mesafe de aslında hiç istemediği halde
kendi annesiyle ve annesinin annesiyle kurduğu ilişki gibi eşitsiz bir ilişkiye
dayanıyor.
Anne
ve kız çocuğu arasındaki ilişkinin başlı başına bir sorunsal olduğunun çok açık
görüldüğü bu romanda, bu ilişkinin neye denk düştüğüne dair birçok kanal
açılıyor. Bu kanal açmada “annelik” ayrıca mesele ediliyor. Kadının doğasında
bulunan doğurganlığın onu yalnızlıktan kurtararak tekilliğe ulaştırdığı ise bir
söylem olarak romanın yapısını da etkiliyor. Sonuçta her şey bir şekilde
annemizle ilişkimize, sonraki adımdaysa aile hayatımıza dayanıyor. Değer
yargılarının oluşumu, bir çocuk sahibi olmakla bu değer yargılarının yeniden
değerlendirmeye tabi tutulması, anneliğin ne olduğu kadar kadının doğasında var
olan bu durumun kurallarla belirlenmesi, kuralların dayatılması, doğallığın
yaşanma koşullarının sınırlarının çizilmesi…. Hayatımızda absürt gibi durmayan
birçok unsurun aslında oldukça absürt olduğunu göstermek gibi önemli bir rolü
var “Gözlerini Kaçırma”nın. Gözlerimizi
görmemizi istenen tarafa değil görmek istediğimiz tarafa çevirmemizi fısıldıyor
bizlere… ve başka bir şeyi daha: Döngüyü kırmayı: “Aslında kimsenin kız çocuğu
doğurduğu yoktu. Doğurulan yeni bir anneydi. Anneannen Kâmile Hanım, senin
anneni doğurmuştu. Kendi kızını değil. Annen Hicran, Rüya’nın annesini
doğurmuştu. Gözü gibi sevmek için adını Didem koyduğu bebeği değil. sen şimdi
bu döngüyü kırdın. Neslin devamına ağır darbe.”
Bu yazı İstanbul Art News Edebiyat'ın Kasım 2015 sayısında yayımlanmıştır.
Açık Radyo Kayıtları 29: Gaye Boralıoğlu II
Açık Radyo'da 12/11/2015 tarihinde Gaye Boralıoğlu ile yaptığımız kaydın linki:
https://archive.org/details/gununveguncelin_12-11-2015
6 Kasım 2015 Cuma
Açık Radyo Kayıtları 28: Gaye Boralıoğlu I
05/11/2015 tarihinde Gaye Boralıoğlu ile yaptığımız kaydın
ilk bölümünün linki:
https://archive.org/details/gununveguncelin_05-11-2015
30 Ekim 2015 Cuma
Açık Radyo Kayıtları 27: Aslı Tohumcu
29/10/2011 tarihinde Aslı Tohumcu ile yaptığımız kaydın linki
aşağıda:
https://archive.org/details/gununveguncelin_29-10-2015
Açık Radyo Kayıları 26: Irmak Zileli
22/10/2015 tarihinde Irmak Zileli ile birlikte yaptığımız kaydın linki
aşağıda:
https://archive.org/details/GununGuncelin20151022
17 Ekim 2015 Cumartesi
“Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde…” Peki Her Evde Çalmalı mı? -Mahir Ünsal Eriş'in kitabı üzerine-
Meltem
Gürle, 2000’li yıllarda edebiyatta çocukların ortaya çıkışıyla ilgili olarak
Nurdan Gürbilek’in Orhan Kemal ve Kemalettin Tuğcu üzerine yazdığı bir yazıya
atıfla şöyle der: “2000’li yıllarda yazılmış hangi romana elimizi
atsak, Tuğcu’nun “tam kaybedecekken başarıya koşan” çocuklarını değil,
yoksulluğun türlü çeşitli biçimleri ile erkenden tanışmış ve hayata birer
“kaybeden” olarak başlamış karakterlerle karşılaşırız.”
Gürle’nin dikkati çektiği gibi 2000’li
yıllardan sonra Türkçe edebiyatta çocuk karakterlerin bol miktarda ortaya
çıktığı bir gerçek. Fakat bu çocuklar sadece bir “kaybeden” olarak görünmüyor.
Kaybeden olarak ortaya çıkanların çoğu bir mahalle çocuğu şeklinde görünüyor
aslında. Bu mahalle çocukları ve Gürle’nin de dikkati çektiği gibi erken
ergenleşmiş mahalle delikanlıları, eril bir dünyanın erkek egemen kanunlarıyla
donatılmışlardır. Varoluşçuluk, dünyanın gidişatı gibi sorunlar etraflarını
eril bir dünyayla sarar, çünkü içinde yaşadıkları mahalle onları bu şekilde,
erillikle sarıp sarmalamaktadır. Oysa bu çocukların dünyayla bir sorunları
olmasına rağmen bu dünyanın merkez kıldığı erillikle bir sorunları yoktur.
Çünkü erillik eserlerde mahalle olarak ortaya çıkan dayanışmanın da bir sembolü
gibi görünür. Dayanışma da delikanlıca olursa haysiyetini kazanacaktır.
Mahallenin delisi, fahişesi, yabancısı gibi bol miktarda mahallede vakit
geçiren çocukları da dünyanın kosmosu gibi görünen bu yerde konumlarını
alırlar. Ancak bu konum alma, çocukları hem gözlemci hem de eylemci kılar.
Eylemci çocuklar mahallenin sınırları dışına çıktıklarında sokakta özgür bir
ruh ile korkusuzca dolanırlar, korkularını pek göstermek istemezler. Mahalle
içindeyse mahallenin koyduğu kurallarla kendi hayatlarını yaşarlar. Aslında
burada bir yanılsama da söz konusudur, çünkü mahalle onların içinde bulundukları
dünyanın bir kosmosu olduğundan özgür ruhlarıyla değil kurallarla yaşarlar.
Mahalle kavgaları, uzak-yakın arkadaşlıklar, anne-baba-çocuk ilişkileri, uzak
akrabalar…. Hepsi bu kosmosun bir yerlerinde konumlanmış olarak vardırlar. Aile
uzak-yakınlığıyla bu konumlanmanın olmazsa olmazı şeklinde ortaya çıkar;
çocukların kendilerinden büyük ağabey ve ablaları çoğu zaman bir figür olarak
umursamaz hatta kimi zaman onlara bir engelmiş, yaşadıkları dünyanın
gerçekliğinden onları uzaklaştırıyormuş gibi görünürler.
Her neyse uzun bir giriş oldu ama bu giriş
gerekliydi de diye düşünüyorum. Mahir Ünsal Eriş, ilk kitabı “Bangır Bandır
Ferdi Çalıyor Evde..” kitabıyla yukarıda anlattığım mahalle çocuklarını
edebiyatına taşıyan genç kuşak yazarlarından. Kitabın ilk hikâyesi olan “çok
sıkılır arkadaşı ölen çocuklar”ı okur okumaz kendinizi bir mahalle ve çocuğun
gözünden içinde trajedinin de bulunacağı bir anlatıyla karşılaşılacağınız
aşikâr. “bana küstüler”, “hep klinsmann’ın yüzünden” ve “biraz uzunca bir diyet
hikâyesi” de bunun izleklerini takip ediyor. Toplumsal hassaslığın,
yoksulluğun, devrimciliğin halleri de kitapta gözler önüne seriliyor. Buraya
kadar söylediklerim Eriş’i günümüz edebiyatının çocuk karakterlerini
başkahraman yapan yazarlarıyla ortaklaştıran şeyler. Gelelim farklılıklara…
Mahalle, erillik, ergenlik ve çocuk
hikâyeleriyle donatılan benzeri birçok hikâyede anlatıdaki en önemli
unsurlardan biri efektler. Mahir Ünsal Eriş, “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor
Evde…” kitabında efektlerle beslenen bir anlatı kurmuyor. Örneğin “çok sıkılır
arkadaşı ölen çocuklar” hikâyesinde arkadaşının annesinin genelevde çalıştığı
bize daha ilk baştan söyleniyor. Ancak arkadaşının birdenbire ölmesi ve ne
olduğuna dair boşluklar hikâyedeki kurgunun askıya alınmasına sebep oluyor.
Hikâyede efekt yaratmanın boşlukları kapatmak ve kurguyu tam da o noktada
yeniden kurmak gibi bir rolü var. Bu da kurguda oluşabilecek boşluklar için
yazara yeni bir anlatma imkânı veriyor. Tabii bunu söylerken burada illa ki
efekt yapılmalıydı değil kastım, ama kurgunun bütünlüğü ve form kazanması
açısından bağlantıların kurulumu önemli. Nitekim kitabın “biten bir aşkın
ardından”, “bana küstüler”, “mektup yazacak gün”, “ben evlenmeyi boşanmaktan
daha çok seviyorum” hikâyeleri, anlatıcının kendi içdünyasının dışarı çıktığı
ve aslında bir nevi “içdökümü” anlatıları. Bu anlatılarda erilliğin yerine bir
açılma durumuyla paralel olarak dilin de değiştiği görülüyor. Dil, veciz sözler
üretmek yerine daha kendi üzerine düşünen ve aslında bence bir taraftan anlatının
içdökümünden bir forma nasıl ulaşacağına dair de bir düşünceyi taşıyan, bunu
zorlayan bir şekle dönüşüyor. “vakitlice gelmeyen çiş”, “bilye hikmet” ve
“ringo” hikâyelerinde bu içdökümünün başka birinin hayatıyla kendi üzerine
düşünmek, kendisine oradan bakmaya doğru açıldığını görüyoruz. Artık anlatıcı
sadece içdökmüyor, bunun üzerine düşünürken başka birinin hayatını kendisine
bakmak için bir aracı olarak kullanıyor.
Kitapta üç hikâyenin Mahir Ünsal Eriş’in kendi
üslubunu yaratma konusunda önemli olduğunu düşünüyorum ki bunlar, mahalle ve
ergenlik hikâyelerinin dışında tutulacak hikâyeler bence. İlki “kimi sevse
gülderen” hikâyesi. Sevgi, kadın ve dahası regl üzerinden çizilen bu hikâyede
Eriş, kadın dünyasının genç kızlık denilen ara noktasıyla uğraşarak, bir
kadının hayatının merkezini tam da doğru yerden yakalayarak anlatısını kuruyor.
“her kanser erken ölümdür” ile bakışlarını yeniden kadınlara çeviriyor ve bu
kez de bir kadının içsesine dönüştürüyor anlatısını. Buradaki kadın “kadınlar
hep olmadık zamanlarda” hikâyesindeki kadınlardan çok farklı bir kahraman.
Oradaki kadınlar bir erkeğin sevdiği ve onu bırakan kadınlar olarak görünürken
burada kendi sesini içsesiyle bastıran bir kadınla karşılaşıyoruz ki bu önemli
bir ayrıntı bence. Bir kardeşin gözünden konsomatris bir ablanın anlatıldığı
“bir konsomatris hikâyesi” ise hikâyede babayı gözlemleyen erkek çocuğunun,
durum karşısındaki tavrını ortaya koymak açısından ilgi çekici.
“Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde..” bir ilk
kitap olmanın aksaklıklarını taşıyor şüphesiz. Fakat Eriş’in kendi adıma asıl
dilini bulduğu yerlerin mahalle ve ergenliğin dışına çıktığı yerler olduğunu
düşünüyorum. Buradan başka bir kanal açmak günümüz edebiyatına ayrı bir
zenginlik katacak…
16 Ekim 2015 Cuma
Açık Radyo Kayıtları 25: Ayfer Tunç III
15/10/2015 tarihinde Ayfer Tunç ile yaptığımız kaydın linki
aşağıdadır:
https://archive.org/details/gununveguncelin_15-10-2015
13 Ekim 2015 Salı
Açık Radyo Kayıtları 24: Ayfer Tunç II
08/10/2015 tarihinde Ayfer Tunç ile yaptığımız söyleşinin
ikinci kısmının linki:
https://archive.org/details/gununveguncelin_08-10-2015
1 Ekim 2015 Perşembe
Açık Radyo Kayıtları 23: Ayfer Tunç I
Açık Radyo'da Ayfer Tunç ile yaptığımız kaydın ilk bölümünün
linki:
https://archive.org/details/gununveguncelin_01-10-2015
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
