4 Eylül 2015 Cuma

“Başka”, “Başka” ve “Başka Aşklar”… -Ayşegül Devecioğlu'nun Başka Aşklar kitabı üzerine-



“Başka”, “Başka” ve “Başka Aşklar”…





Ayşegül Devecioğlu’nun “Başka Aşklar” adlı hikâye kitabı “aşk” teması etrafında dönen anlatılardan meydana gelen bir eser. Fakat eser bize sadece aşkı değil “başka” aşkları anlatıyor.
Eserde öncelikle dikkati çeken unsur,  iki kadın ve bazen bir bazen de birden çok erkeğin konu olduğu hikâyelerden oluşması. Bu başka aşkları ise yıllar öncesinde kalmış bir sevgili, oğlunun arkadaşına karşı değişik duygular besleyen bir anne, sürekli karşılaşılan bir adam, apartmana taşınan aykırı kadın, köye gelen yabancı kadınların bahsettiği adam, oğlunu kaybetmiş bir annenin kızı  oluşturuyor. Hikâyelerin ortak özelliği anlatıcıların kadın olması ve bize olağanın, sıradanın dışında kabul edilen ilişkileri anlatması.
Kitabın ilk hikâyesi Koltuk, kardeşleriyle yaşamış bir kadının hayatındaki aşkı gömmesiyle yaşamının nasıl bir karabasana çevrildiğini anlatıyor. Öyle ki adamın onu bırakıp “başka” bir hayata, aşka yelken açmasına, bu yelken açmaya katılamamaya metinde bir ağıt var. Bu ağıt karşılığını metnin içine gömülmüş, metinde italik harflerle yazılmış, kadının adamla gitmeden önceki son konuşmasına dair, kadının anlatı zamanındaki metinle birlikte akan bir başka metin olarak ortaya çıkıyor. Bu son karşılaşmanın metni, bir ağıt gibi, çünkü kadının hayatında bu anı hiç unutmadığına, zihninin hep bir köşesinde kaldığına, üstelik sürekli orada durarak yeniden yeniden hatırlandığına dair bir “başka” aşka eşlik eden bir “başka” metin. Bu gömülü metin, aslında tüm hikâyeye hâkim bir atmosferi taşıyor. Hikâyenin bütününde tam olarak kardeşlerin başına neler geldiği, bir berraklıktan ziyade bize gömülü bir anlatıya paralel bir şekilde çok da net olmayan bir çizgide anlatılıyor. Hikâye boyunca ablanın sık sık eskiden buradan deniz görünürdü demesi gibi, denizin tam olarak görünmediği bir hikâye ile karşı karşıyayızdır. Nitekim kitabın ikinci hikâyesi olan “Tek Çaresi Ölümmüş” de deniz kenarında oturan ve sohbet eden iki kadın ile karşılar bizi. Sadece bir arkadaşın gözünden diğerinin anlatıldığı bu hikâyede arkadaşının hep farklı olan yanına paralel olarak gelişen oğlunun arkadaşına ilgi duyan bir anne vardır. Ancak bu ilgi de çok net değildir; kadın oğlunun arkadaşına bir kadın gibi mi yoksa bir anne gibi mi bakmaktadır belli değildir zira zaman zaman oğlunun arkadaşının annesinin de ne kadar farklı bir kadın olduğunun sık sık bu arkadaş tarafından kendisine anlatıldığı, onunla kendi annesini kıyasladığını dile getirmektedir.
“En Çok Karşılaştığım Adam”, bir kadının yirmi yıl boyunca sokağa çıktığı her gün karşılaştığı bir adam hakkındadır. Buna rağmen hiç konuşmazlar. Sadece bir kez konuşmak için kadın girişimde bulunur, ancak o zaman bir gövdeden başka bir şey olmayan bir adamın neredeyse ayaklarının dibine düşmesi, ardından bir arbede çıkmasıyla bu hareket yarıda kalır. Burada da diğer iki hikâyede olduğu gibi tam bir berraklıktan söz etmek mümkün değil. Bu adam kimdir, neden karşılaşmaktadırlar, buna dair hiçbir şey bilmeyiz ve diğer iki hikâyede olduğu gibi burada da iki kadın ve konuşmaları vardır.
“Kötü”, “Kurşun Memed” ve “Xet” ile hikâyeler başka bir kulvara açılır. “Kötü” bir travestinin sıradan bir apartmanın hayatında ve sonrasında burada aşık olduğu bir genç ile ilişkisi neticesi var olan hayatını yok saydığı bir hikâyedir. Bu hikâyenin habercisi “En Çok Karşılaştığım Adam” hikâyesindeki kadının gördüğü gövdesiz, kolları da dirseklerinden kesilmiş adamın varlığıdır aslında. Cinsiyetsizleşmiş bir erkekten her iki cinsiyeti de taşımaya geçeriz böylelikle. Bunun ardından eylemde değil sözde var olan, eşkıya hikâyelerine hem gönderme hep de bir alay gönderen “Kurşun Memed” de kadın dilinde kahraman, eylemde pasif bir erkekle karşılaşırız. Öyle ki küçük oğlu kadar bile fevrilik ve hareket gösteremez. Yoksulluğun her yanını kapladığı bir dünyada hayatta kalmaya çalışan bir zavallıdır Kurşun Memed. Reyhan’ın annesini babasını kaybetmiş bir kıza sahip çıkma çabası, evde oğlunu kaybeden neredeyse ölüme yatmış annesi ve hatırladıkları…
“Başka Aşklar”, var olanı kabul etmeyen, var olanın kabul etmeyeceği hikâyeleri anlatırken, bireylerin kendi yaşamlarında olağan kabul edemeyeceğini düşündüklerini olağan hale getirerek “başka” meselesine çift yönlü bir kapı aralıyor. “Kötü” ve “Kurşun Memed” hikâyeleri bu çift yönlülüğü yansıtmak açısında ilgi çekici. İlki asla olağan kabul edilemeyecek olanın olağanlaşmasını sağlarken ikincisi ısrarla bir olağan olmayanı bekleyişin ısrarı. İlkinde ısrar kırılırken ikincisinde kırılmıyor, ancak hep “başka”lıklar bu olağanla yan yana durabilmeyi de böylece başarıyor.


  Bu yazı, İstanbul Art News Edebiyat'ın Eylül 2015 sayısında yayımlanmıştır.













Açık Radyo Kayıtları 19: Alper Canıgüz II



03/09/2015 tarihinde Alper Canıgüz ile Alper Kamu kitaplarını

konuştuk:

https://archive.org/details/gununveguncelin_03-09-2015



 





27 Ağustos 2015 Perşembe

Açık Radyo Kayıtları 18: Alper Canıgüz I


Açık Radyo'da Alper Canıgüz ile 27/08/2015 tarihinde yaptığımız
kaydın linki aşağıda:

https://archive.org/details/gununveguncelin_27-08-2015



Gizliajans  




Anlatının Suskunluğu: Kureyş’in Kurtları




Anlatının Suskunluğu: Kureyş’in Kurtları

Kureyş’in Kurtları, İnan Çetin’in birçok eserinde olduğu gibi kendine temel bir izlek olarak ölümü seçmiş. Ölümün ve ölüme yakın olmanın yaşamla arasında kurduğu bağlantı, daha doğrusu bir bağlantısı olması gerektiği fikri Kureyş’in Kurtları’nda tüm hikâyelerde yer alan bir unsur.
Kitabın ilk hikâyesi olan Kureyş’in Kurtları’ndaki dedenin, Kıyamet Örtüsü’ndeki Zeliha’nın, Ejderha’daki hasta kadın ve Ülgen Bey’in, İris’teki Timur ve İris’in ikiz kardeşinin, Talihli Kuşlar Hanın’daki Nezir ve Hene’nin, Tahtacı Resmi’deki Resmi’nin yaşama dair kurguları ölümle beslenir. Ölüm onların hep yanı başındadır. Hayata dair öğrendikleri ve yaşadıkları da ölümün yaşama düşen gölgesinden beslenir hatta zaman zaman bir sanat eserine döner. Zeliha Kıyamet Örtüsü adını verdiği desenini sadece hatıralarla örmez, kocasının ölümüyle ve kendisinin giderek yaklaşan ölümüyle her bir ipliğe can verir.
Hikâye içinde hikâye anlatmak İnan Çetin edebiyatının tipik özelliklerinden biri. Bu eserde de Kureyş’in Kurtları, Ejderha’da bize hikâyeler anlatan kahramanlar var. En çok hikâye anlatan kahraman ise Kureyş’in Kurtları’nda yer alıyor. Hatta burada anlatıcının gözünden oldukça saygın biri şeklinde bahsedilen dedenin ölümünden sonra konuşan komşu, dedeye dair kurduğu anlatıda onu bir cinayet işlemekle suçlar. Fakat bu cinayetin neden işlendiğini biz okur olarak bilemeyiz. Komşunun anlatısında bir taraftan dedenin işlediği cinayete hak verir bir durum da var gibidir. Anlatıcının annesi ise kayınpederine dair bu anlatıya kayıtsızdır. Neden kayıtsız olduğu da hikâyede açık edilmemiştir. Dedenin cesedinin yedi gün gömülmemesi, bu süre içerisinde Kureyş’in kurtları gelip onu almazsa gömülmesine dair mirasını torunu yerine getirir. Ölünün bir tepede bırakılması bana oldukça metaforik geldi. İnan Çetin’in eserlerinde yakın tarihin siyasi olaylarına dair bir sürü gönderme yapılıyor. Bir ölünün kendi isteğiyle gömülmemesi acaba suçluluk duygusu mu var sorusunu akla getiriyor. Yaşarken yaptığı ama yaptığı için pişman olduğundan mı bunu yapıyor? İşlediği cinayet mi onu buna itiyor? Torununa anlattığı kurtlara verilmiş olan kutsallık ve ışığa hikâyedeki diğer kahramanların çok da inanmadığı görülüyor. Dede bu şekilde bir sağaltıma ulaşacağını mı düşünüyor? Tüm bu soruların cevapları hikâyede okura bırakılmış.
Anlatı içinde anlatının kitapta ortaya çıktığı bir diğer hikâye Tahtacı Resmi hikâyesi. Burada anlatının içinden bir başka anlatıyı yaratan unsur, Resmi’nin bıraktığı, hayatını anlatan, ona bir anlam atfetmeye çalışan bir mektup. Kıyamet Örtüsü hikâyesindeki kahramanın kilimlere işlediği desenler de aslında anlatı içinde yaratılmış bir başka anlatı: Hep tekrarın yaşandığı hatırlama üzerine kurulu bir anlatı. Bu durum da yine gömülmek istemeyen dededeki yarım kalmış anlatı gibi. Neden işlendiğini bilemediğimiz cinayet gibi. Kıyamet Örtüsü’ndeki kadın kahramanın suskunluğunun kocasının ölümü dışında başka bir sebebi var mı? Suskunluklar ve sessizliklerin bıraktığı izlenim bize bu boşluklarda masumiyetin uzağına fırlatılmış gerçeklere açılan kapılar olduğuna işaret ediyor. Yazar, bize bu kapıları gösteriyor; oradan girip girmemek ise okura kalmış. Çünkü oradan girmek aynı zamanda bir yüzleşme. Kim bu yüzleşmeyi kendinden bağımsız yapabilir ki ve kim gerçekten kendini de suçlu bulmayı göze alabilir? Ejderha hikâyesinde karısının görünümünü iğrenç bir hale sokan hastalığına rağmen onunla birlikte olan kocası, tiksinme duygusunu gizlemeyi başarabilir mi gerçekten? Karısı bunun farkında değil midir? Bu koca kendinden neden tiksinmez?
Kureyş’in Kurtları, suskunlukları, sessizlikleri ve kaybolan, yok olan gerçekleri görmeye davet eden incelikleriyle farklı bir eser.


Bu yazı Sarnıç Öykü dergisinin 24. sayısında yayımlanmıştır.

20 Ağustos 2015 Perşembe

14 Ağustos 2015 Cuma

30 Temmuz 2015 Perşembe

23 Temmuz 2015 Perşembe

18 Temmuz 2015 Cumartesi

9 Temmuz 2015 Perşembe

Açık Radyo Kayıtları 11: Hatice Meryem I



Açık Radyo'da 09/07/2015 tarihli günün ve güncelin edebiyatı programında Hatice Meryem ile
yaptığımız kaydın ilk bölümünün linki aşağıdadır:

https://archive.org/details/gununveguncelin_09-07-2015


 




2 Temmuz 2015 Perşembe

Açık Radyo Kayıtları 10: Hande Gündüz



Hande Gündüz ile Açık Radyo'da 02/07/2015 tarihinde Çaparide Çırpınmak ve Uzun Irmak Boyunca adlı hikâye kitaplarını konuştuğumuz kaydın linki:

https://archive.org/details/gununveguncelin_02-07-2015


 Uzun Irmak Boyunca






1 Temmuz 2015 Çarşamba

Havlayan, Isıran Hikâyeler: Hüsniye Hanımın Ağzı



Havlayan, Isıran Hikâyeler: Hüsniye Hanımın Ağzı




Ferat Emen 2013 yılında yayımlanan ilk kitabı “Hüsniye Hanımın Ağzı” için kendisiyle yapılan bir söyleşide biyografisi hakkında neden çok fazla bir şey açık etmediğini soran Tuna Bahar’a şöyle cevap veriyor: “Boğaziçi Elektronik Mühendisliğinden mezun, Hakkârili, 26 yaşında bir kadın. Etkileyici değil mi? Mümkün olsaydı adımı bile değiştirecektim. Sözgelimi kitap keşke Zarife Kenger adıyla yayımlansaydı. Ciddiyim.” (http://kitapgalerisi.blogspot.com.tr/2013/06/ferat-emen-roportaj.html)
Ve yine aynı söyleşide hikâyeleri hakkında kendisinin ne düşündüğü sorusuna verdiği cevap da şu: “Bazen gereksiz yerde şaka yapmışım. Haddinden fazla alt metinle, metni boğmuşum. Kabadayılığı, farfarasından kaynaklanmasaymış keşke. Olgunlaşacağını müjdelemekle beraber, ergenlik safrası, kitabın bünyesini kirletmiş. Daha fazla ansiklopedik detaya ihtiyacı varmış. Kurguyu yaşamın pratikliğiyle güreştirmişim, kaybedeceğini kurgunun, kestirememişim. Bir iki yerde ahbaplarımın hatırasına saygısızlık etmişim. Derine ineyim derken oksijensiz kalmış, ciğerlerimi büzmüşüm. Havlamışım, ısırmışım. Üç aşağı beş yukarı böyle öyküler.” (http://kitapgalerisi.blogspot.com.tr/2013/06/ferat-emen-roportaj.html)
Kendi adıma söyleyebilirim ki Ferat Emen’in biyografisi “Hüsniye Hanımın Ağzı”nı okuyan biri için hiç de önemli değil. Dahası tabii hepimiz biliyoruz ki metinlerdir bizim için esas olan, onların bize ne söylediğidir. Nitekim söyleşinin bir diğer cevabı olan yazarın kendi hikâyeleri hakkındaki düşünceleri, metinlerine dair bir söylem, belki de kendi kitabının biyografisi diyebiliriz buna. Orada bu kitabın biyografisinde eksiklere yer veriyor, artılarına değinmiyor. İlk cümleden başlayalım. “Hüsniye Hanımın Ağzı”, gereksiz şakalarla dolu bir eser midir gerçekten? Gereksiz şakalardan çok tam da o şakaların yüzümüze çarpması mıdır yoksa esas olan. Haddinden fazla alt metinle boğulmuş mudur peki? Bunun yerine bir metne birçok açıdan bakabilmeyi sağlayacak farklı diller girmiştir esere diyebiliriz belki. Daha fazla ansiklopedik detaya ihtiyacı ise hiç yok bence “Hüsniye Hanımın Ağzı”nın zira kitabın içindeki hikâyeleri okuduğumuzda tüm ansiklopedilerin ne kadar işe yaramaz olduğunu da anlayıveriyoruz. Yaşamın pratiği kurguya kaybettirmemiş, kazandırmış. Öyle derin ve görmek istemediğimiz şeylerden oluşuyor ki bu yaşam pratiği kurgu bize onu gösterdiğinden irkiliyoruz. Ahbaplara ise bir şey diyemiyorum…
Zor, çok zor bir kitap “Hüsniye Hanımın Ağzı”. Yazarın hem kadın hem erkek ağzından konuştuğu, kimi zaman kadınla erkek seslerinin birbirinin içine girdiği, fakat bir türlü sadece “eril” olarak adlandıramayacağım, son derece rahatsız edici bir ses bu. Dilden çok bir ses, kulağımızın dibinde çınlayan, gözümüzü kapatmamıza rağmen boğulmuş çığlıkları kulağımıza haykıran bir inilti, çığlık gibi…
Arkadaşlarımızın bizi rahatlıkla yarı yolda bırakabildiği, absürd bir şekilde at üzerine uydurulmuş hikâyeler, yanımızda hiç bilmediğimiz bir yoksulluk ve yoksunlukla dolanan insanlar, evet yaşayan değil dolanan insanlar yaratıyor Ferat Emen. Dolanan diyorum çünkü bu insanlara durup bakmıyoruz. Çok huzurlu, güvenli evlerimizde onları düşünmüyoruz. Kendi içimizdeki gizli kalmış köşelerden, yapabileceklerimizden de haberdar değiliz ya da haberdar değilmişiz gibi davranmaktan, içimizden nasıl bir canavar çıkabileceğinden hoşnutsuz da değiliz. Sürekli bir değilliğin olduğu dünyada bu kötücül değilliğin aslında her tür kötücül mümkünlüğü sağlayabileceğini gösteren metinler bunlar. O yüzden bu kadar rahatsız edici ve sarsıcı.  
Güzelliğin, kutsallığın, yaşamın, toplumsal rollerin absürdlüğü ve aslında görünenin ardındaki sahtelik, oradan fışkırma potansiyeline sahip bir sapkınlık, “Hüsniye Hanımın Ağzı”ndan her tarafa saçılıyor. Etraf o kadar çok tükürüklerle doluyor ki midemizin bulanması bile yetersiz kalıyor. Mide bulandırmak, rahatsız etmek, öfkelendirmek bu metinlerin alt değil tam da görünen üst metinleri gibi… O üst metinleri gördükçe ne hissedeceğiz, ne düşüneceğiz…
Evet tekrar söylemek zorundayım zor, çok zor bir kitap “Hüsniye Hanımın Ağzı”. Absürd bir şekilde yolda ölen kadın (At Çarpan Kadın), trenin ezip geçtiği çocuklar (Abdürrezzak, Aziz, Davut, Hacı Adil), dünya şampiyonu bir haltercinin birlikte yolculuk ettiği insanlar (Naim Süleymanoğlu), peygamber kadınlar (Aya Leyla), pedofili (Hüsniye Hanımın Ağzı, Kalu), intihar (Burası ve Kardeşim Albırt Rebeno’nun Akıl Almaz İntiharı), aymazlık ve umarsızlık (Steve’in Bekârlığa Veda Partisi, Açılış, Fiyonk, Allah Dünyanın Bütün Patronlarının Belasını Versin, Kırık Bir Aşk ya da Usta İşi Bir Aldatma Hikâyesi)… ve daha nice absürd anlatı… Hepsi “Hüsniye Hanımın Ağzı”nda…
Bu sayfalarda yer alan Ferat Emen’in “Perihan’la Alakâdarlar Cemiyeti” kitabı için Tülin Ural “sadece gerçek, çok fazla çıplak bir gerçek” diyor. Ona katılmamak imkânsız. Bize bu kadar rahatsız edici detaylarla ama oldukça çıplak bir gerçekle anlatıldığında yine Tülin Ural’ın yazısında da gündeme gelen bir meseleyi kurcalamadan edemiyor insan. Edebiyat ne işe yarar? Tülin bu soruyu “Hayat mı şaşırtıcı, yazı mı?” sorusu üzerinden irdeliyor. Aslında benimki de onunkiyle paralel bir soru. Edebiyat nedir diye sormuyorum, çünkü Ferat Emen’in yazdıkları şüphesiz edebiyat. O yüzden edebiyat ne işe yarar sorusu gündeme geliyor. Edebiyat bize güzeli ve doğruyu mu öğretir, bizi bilgilendirir, edeplendirir ve eğitir mi? Yoksa yoldan mı çıkarır? Kendimizi daha iyi hissetmemizi, hoşça vakit geçirmemizi sağlamaktan öte bir işlevi var mıdır ya da edebiyatın bir işlevi var mıdır? Vardır tabii, olmalıdır. Mesela Ferat Emen’in bir söyleşisinde söylediği gibi bir işlevi de kodları bozmaktır edebiyatın… Öncelikle ona dair belirlenmiş, olmazsa olmazmış gibi gösterilen kodları bozmak. Ferat Emen de en çok bunu yapıyor, kodları bozuyor… Alıştığımızın çok ötesinde bir dille bize çok sert bir üslupla çok gerçekçi ama inanılmaz, inanmak istemediğimiz hikâyeler anlatıyor. Her şeyin hallaç pamuğu gibi atıldığı bir dünyaya kollar, bacaklar, organlar saçılıyor. Onları görüyoruz, pis kokularını alıyoruz. Edebiyat bu işe de yarıyor. Bize nicedir bunu hatırlatan yoktu. Hiç unutmayalım…

Bu yazı İstanbul Art News Edebiyat'ın Temmuz-Ağustos 2015 tarihli sayısında yayımlanmıştır.





25 Haziran 2015 Perşembe

Açık Radyo Kayıtları 9: Karin Karakaşlı



25/06/2015 tarihine Açık Radyo'da Karin Karakaşlı ile yaptığımız programın kaydı aşağıda. Programda Karin Karakaşlı'nın edebiyatını ve Müsait Bir Yerde İnebilir miyim? romanını konuştuk.

https://archive.org/details/gununveguncelin_25-06-2015



Müsait Bir Yerde İnebilir miyim?

19 Haziran 2015 Cuma

Açık Radyo Kayıtları 8: Figen Şakacı


Figen Şakacı ile 18/06/2015 tarihinde Açık Radyo'da yaptığımız kaydın linki aşağıda. Programda Bitirgen ve Pala Hayriye'den bahsettik.

https://archive.org/details/Gununveguncelin_18-06-2015rec.16-06-2015


BitirgenPala Hayriye



5 Haziran 2015 Cuma

Açık Radyo Kayıtları 6: Emrah Serbes





Açık Radyo'da 04/06/2015 tarihinde Emrah Serbes ve Deliduman üzerine yapmış olduğumuz
kayda aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

https://archive.org/details/Gununveguncelin_04-06-2015rec.02-06-2015




1 Haziran 2015 Pazartesi

Sadece Başlangıç: Murat Yalçın'ın Hafif Metro Günleri Romanı



Sadece Başlangıç….

Murat Yalçın, günümüz edebiyatının en üretken yazarlarından. Çok sayıda yazdığı hikâye ve bunlarda ortaya koyduğu kurgu ve dil ile Türkçede kendine çoktan yer edinmiş bir durumda.
“Hafif Metro Günleri”, Murat Yalçın edebiyatından pek çok iz taşımakla birlikte kendine has bir yol da edinmiş durumda. Üç bölümden oluşan romanda, her bölüm farklı yazarlardan yapılan epigraflarla başlıyor. Bir kahramanın metroda gördükleri, bu gördüklerinin izlenimleriyle zaman zaman geri gidişleriyle ama en çok biten bir evliliğe dair göndermelerle ilerleyen bir anlatı “Hafif Metro Günleri”. Romanda, kahramanın metroda sürekli karşılaştığı başka kahramanlar var. Bunlar  ördekbaşı şemsiyeli kadın ve piyangocu Derman Kurtuluş. Bir de bunlarla birlikte roman boyunca kahramana eşlik eden Anı Usta ve yalnızlığı var. Romanın sonunda ise kahramanın yazdığı ve bizim elimizde tuttuğumuz afitap (ki bu kelime kitap kelimesini çağrıştırır) adlı anlatı/nesne ile karşılaşıyoruz
Roman parçalı bir yapı olarak ilerliyor. Her parçanın başında (…)  var. Böylece aslında her bir parça, kendi başına bir parça değil de daha doğrusu bir başlangıç değil de halihazırda başlamış ve devam edecek bir anlatının parçası şeklinde bir görünüm sergiliyor. Bu şekilde bütünsel bir anlatı tasarımı alaşağı edilmiş oluyor. Yani bildiğimiz anlamda klasik, tanrı-yazar bakış açısıyla yazılmış, bütüncül bir roman okuyamayacağımıza özellikle vurgu yapılıyor. Nitekim romandaki bu parantez işaretleri bizi romanda, bütünsel anlatıyı alaşağı etmenin başka başka yollarıyla tanıştırıyor. (‘ler (‘ler hatta ((( ve (((( şeklinde ilerleyen parantezlerin yanı sıra ‘ işaretiyle yaratılan oyunlarla hem anlamın kendisine dair bir sorgulama yaratılıyor hem de aş’ağulanması, (Anlat lan!) bun’a örneklerinde olduğu gibi anlamın çoğulluğu ve imkânları göz önüne seriliyor. Aynı şekilde büyük ve küçük harf kullanımıyla yaratılan oyunlarda da anlamın kendisi sorgulamaya açılmaya devam ediyor: “UlySES ve ÖFKE”.
Diğer taraftan anlatıcı kahramanın Vartan Paşa’nın Akabi Hikâyesi’ne sızıp oradaki berberin koltuğuna kuruluvermesi de anlamın aç/maz/ları üzerine oldukça hoş bir deneme… Öncesinde ise berber dükkânını Akabi Hikâyesi’nin kendisinden alıntılıyor. Romanda Murat Yalçın edebiyatının özelliklerinden olan birçok yerli ve yabancı yazardan alıntılara rastlamamız da bununla paralel. Bu sebeple olsa gerek romanda pek çok kez Calvino’nun “kendini bir avize gibi hissetmesi”nden bahsedilerek buna dair göndermeler yapılıyor.
Romanda yazarlardan yapılan alıntılar, dil oyunları ile birlikte bizzat yazma’nın kendisi de mesele olarak alınır. Hatta romanın parçalılığı ve anlatı tekniğine gönderme yaparcasına kahraman kendi kendine “İnsanlara bir bütün olarak bakamıyorum.” , “Anlatı hak getire!” şeklinde cümleler kurma ile birlikte anlatının oradan oraya zıplamasından, ayrıntı bolluğundan da bahsedilir. “Yokmuşçasına var olmak.” şeklinde açıklanabilecek bu durum metroda giderken ayrıntılara takılan, oradan kendi geçmişine, sonrasında yaşadığı şimdiye zıplayan bir kahraman için, anlatıyı düz bir çizgi haline gelmekten kurtarır. Bu da beraberinde anlamları var oldukları ilişkisellikten koparmaya ve anlam dizgelerini bozmaya sebep olur. “Hiçbir dağ’a güvenmiyorum.”
Kahramanın bütünsellik ve anlam dizgelerini bozması,  kendi yaşamına odaklanmasına elverir. Anlatıda kahramanın yaşamı, evliliği, yaşama dair düşünceleri ve en çok da yalnızlığı gözümüzün önüne serilir. Kahramanın içindeki buzdağıyla mücadelesi, yazar olarak masasında bir tuzluk olarak yer alan ironi, yaşamında kendisine rağmen bir başka kahraman gibi yanıbaşında olan yalnızlığı, Anı Usta ile birlikte “fil” vardır. Her biri birer metafor olarak anlatıya sızan bu unsurlar anlatının çağrışımlarla ilerleyen yapısında dağılmayı engelleyen dayanaklar gibi işlevler görür. Sanki bu dayanaklar olmasa anlam tamamen yok olacak bu da anlatıyı ağır aksak bir anlatıya çevirecektir. Daha doğrusu bu şekilde sadece sakil bir anlatı olarak kalacakken dayanaklar sayesinde tüm parçalılığına rağmen bir “roman” halini almayı başaramayacaktır. Dayanak görevi gören bu dayanakların bir başka işlevi de anlatıdaki alıntılar ve dil oyunlarıyla ilişkiselliği sağlaması. “Her okur kendini okumaz mı?” cümlesiyle bu durum gündeme de getiriliyor. Başka yazarlardan okuduklarımızın bizim metinlerimize apaçık bir şekilde sızması, kahramanın birçok defa sözünü ettiği eski bir resimle “Şişhane’de Dört Atlı Tramvay”da da kendini gösteriyor. Tarihin bir kesitinin şimdi içinde bulunduğumuz bir zamanda elimizde olması ne demektir? Resmin içindeki zaman elden ele, kahramanın bulunduğu zamana kadar gelmiş ve her devirde yeniden anlamlandırılmıştır. Üstelik bu gelecekte de devam edecektir, çünkü bu resim bundan sonra da yok olmadığı sürece başkalarının eline geçtiğinde onlar tarafından da anlamlandırılmaya devam edecektir. Bu, tam da Walter Benjamin’in sanat eserinin aurası dediği şeydir. Sanat eserinde zaman ile birlikte izler oluşacak, her iz başka bir yorumu, anlamlandırmayı beraberinde getirecektir.
“Şişhane’de Dört Atlı Tramvay” resmine bakan ve bu resimle birlikte Şişhane’ye çıkan, bu resmin, metinlerin içine sızan kahraman, parçalar halindeki anlatının her bir parçasına dalarak oraya okuyarak/okur olarak da izler bırakır. Benjamin’in sadece alıntılardan oluşan bir kitap fikri ile Flaubert’in tüm hayatı içeren bir anlatı kurgulaması da bununla paralel. Belki de bu sebeple kahramanımız “Ben yazmaya başlayabiliyorum ancak.” diyor. 
“Hafif Metro Günleri” anlama/anlatmaya ve yazmaya dair ufuk açıcı bir roman.


Bu yazı, İstanbul Art News Edebiyat'ın Haziran 2015 sayısında yayımlanmıştır